Bir Çocuk Neden Minyonlar’ı İzlememeli?

Çılgın Hırsız’da yan karakter olan Minyonlar filmde çok sevilince ana karakter olarak “Minyonlar” adında Universal Pictures ve Illumination Entertainment ortak yapımı ile 2015 yılında seyirci ile buluştu.

Hedef kitlesi çocuk olmasına rağmen film bir çok açıdan çocuklar için olumsuz olabilecek görüntülere ve daha önemlisi fikirlere sahip. Peki bu fikirler ne ve bu Minyonlar kim?

Konuştukları dile bakılırsa bir anlam ifade etmeyen hecelerden oluşan bir kurgulanmış gibi görünen Minyonlar’ın dili dikkatli dinlenildiği zaman hemen hemen her dilden belirli kelimeleri aldığı görülüyor. Yani Minyonlar dünyada yönetilen bütün insanların temsili. Karakteristik özellikleri incelendiğinde Minyonlar’ın her biri dünyadaki insanlardan biri. Kurtarıcı olarak yola çıkan üç Minyondan biri hiç kimse tarafından istenmeyen, dışlanan bir karakter. Boy olarak da diğerlerinden küçük. Toplumdan dışlanan, toplum kurallarına göre hiç bir işte başarı gösteremeyen, hep alay konusu olan insanların vücut bulmuş hali bu küçük Minyon.

Film “bir patron bulmak kolaydı ama aynı patronla devam etmek zordu” sözleriyle başlıyor. Kapitalist sisteme bakıldığında herkes iyi veya kötü bir şekilde geçimini sağlamak için bir yerlerde işe giriyor ancak aynı işte – filmin tabiriyle aynı patronla- çalışabilmek için  ya köle gibi çalışmak gerekiyor ya da ucuza çalışmak.

” Patronlarını mutlu etmek en büyük gayeleri ama onun dışında da zevk aldıkları başka şeyler olmadığını düşünmeyin.” hikaye anlatılırken kullanılan diğer bir cümle. Modern zamanda insanlar işlerinden artan vakitlerinde hobilerine sığınıyorlar. Ya da bir şekilde birileri onlar için hobi yaratıyor.

Bir sığınağa yerleşen Minyonlar, koro kurup şarkı söylüyor, buz pateni gibi spor faaliyetlerinde bulunuyorla. Tıpkı Sovyet Rusya’sında olduğu gibi sanat ve spor gelişme gösteriyor. Her işi ortak yapıyorlar, belirli bir yöneticileri yok herkes eşit. Komünizmde olduğu gibi ancak belirli bir süre sonra Minyonlar bu durumdan sıkılmaya başlıyor ve onları bu durumdan kurtaracak birileri gerekiyor. Yani insanların başında illa bir yönetici olması gerekiyor. Film bundan sonra başlıyor üç Minyon kendilerine efendi bulmak için yola çıkıyor ve filmin sonunda aradıkları efendiyi buluyorlar.

Film başından sonuna kadar kapitalizm övgüsü içerisinde ve başlıca söylemleri;

  • Kendi kendini idare edemezsin mutlaka bir topluluğa ait olmasın ve o toplumun bir yöneticisi olmalı. Sen bir yönetici olamazsın. Çok iyi bir köle olursun ve sistemin yürümesi ancak senin köleliğin sayesinde olur.
  • Eğer bir gün efendine karşı çıkıp sınıf atlamak istersen başına bir sürü kötü şey gelir efendinin (patron ya da yönetici) güvenini sarsarsın ve kendine yeni bir efendi bulmak zorunda kalırsın. Sonuçta sen sadece köle olmak ve başkalarını mutlu etmek için varsın.
  • Ancak kötü olursan ayakta durabilirsin. Kötü olursan ve çok paran olursa itibar sahibi olursun diğer türlü kimse seni insan yerine koymaz. Kendine ait zevklerin olsa da başka şeyler yapmaktan zevk alsanda bunu yalnızca hobi olarak yapmalısın. Sonuçta sistem ne derse ne isterse sen osun. Ağustos Böceği ve Karınca hikayesi gibi eğer sadece zevk aldığın işi yaparsan yok olmaya mahkumsun.

Sonuç olarak film hedef kitlesini çocuk olarak seçerek bilinç altında modern dünyanın mutsuz insanlarını yetiştirmeyi amaçlıyor.

 

 

 

KADER FİLMİNDE ERKEK TEMSİLİ

 

Senaryo ve yönetmenliğini Zeki Demirkubuz’un yaptığı, başrollerini ise Vildan Atasever ve Ufuk Bayraktar’ın üstlendiği ‘’Kader’’ filmi; aşkaları yüzünden parçalanmış hayatları anlatmaktadır. İstanbul’ un kenar mahallesinde oturan Uğur, annesi,felçli babası ve küçük erkek kardeşiye birlikte yaşamakatadır. Annesinin yine aynı mahalleden Celal adında bir sevgilisi vardır. Uğur ise gönlünü Zagor lakaplı Orhan adında mahallenin delikanlısına kaptırmıştır. Bekir’ de bu mallede yaşayan hali vakti yerinde olan, babasının kendisine açmış olduğu dükkanı işleten, sessiz sakin bir gençtir. Bir gün dükkåna Uğur’un gelmesiyle Bekir’in, Zagor’un cinayetler işlemesiyle de Uğur’un hayatı kayacaktır. Çünkü Uğur’un hayatı Zagor’un peşinde, Bekir’in hayatı ise Uğur’un peşinde surüklenecektir.

Bekir geleneksel aile yapısı içinde hataını sürdürmekedir. Ailenin reisi babasıdır. Okulu bitirmiş, askerliğini yapmış olan Bekir’in artık “yuvadan uçma’ vakti gelmiştir. Babasının açmış olduğu halıcı dükkanını işleten Bekir yine babasınin istediği “ iyi aile kızı’’ ile evlenerek, aile reisliği görevini üstlenmelidir. Bekir bu isteği yerine getirir. Çünkü Uğur’un başkasına aşık olduğunu iyice kabul ettiği için  kendine bir çıkar yolu aramaktadır. Ancak Bekir hiç bir zaman kendisine yüklenen toplumsal rollü benimseyemez. Toplumun kendisine verdiği bir ideal rol vardır ve bunu yerine getirmelidir. Bu yüzden evlenmeden önce arkadaşlarıyla yaptığı akşam dolaşmalarını evlendikten sonra yapmaz. Dışarıdan bakıldığında, toplum normlarında kabul edilen bir hayata sahip olmuş, kendi ailesi içinde babasının rolünü üstlenmiştir. Ailenin içine girildiğinde ise, iletişimsizlik hakimdir. Karısıyla sadece soru sorduğunda konuşan onun dışında yalnız kalan, Emine’ ye baktıkça saplantılı bir biçimde aşık olduğu Uğur’u gören bir adam vardır.

Bekir, Uğur’u halıcı dükkanına gelmeden önce tanımamaktadır. Oysa ki Uğur ve annesi tüm mahallece tanınmakla birlikte  “fahişe” olarak adlandırılmaktadır. Buna rağmen Bekir’ in tanımaması, “ahlaklı’’ olan bireyin “ahlaksız” olan bireylerle hiç bir alakasının olmayacağını gösterir. Ancak Bekir evlendikten kısa bir zaman sonra: Zagor’ un iki kişiyi öldürmesinden dolayı yakalanması ve hakkında müebbet istenmesi, Uğur ile Bekir’in yollarını yeniden kesiştirmektedir. Bu da toplumun Bekir’den beklediği ideal rolüyle gerçek rolünün çatişmasına neden olmaktadır. Zamanla gerçek rolü üstün gelen Bekir, tolumun kabul edeceği birey konumundan çıkmış, bir kadının fedaisi olmuşur.

Erkekler duygularını açığa çıkarmamalıdır. Sertlik ve hakimiyet erkek kimliğinin önemli bir unsurudur (Beneke, 1997: 47). Bekir Uğur’un yanında Beneke’nin de dediği duygusunu saklama yoluna gitmez. Uğur’un yanında ağlar, yalvarır. Erkeklerin iktidar olduğunun bir göstergesi olan “eve ekmek getirme’’ görevini de Uğur’ a bırakmaktadır.  Hatta ancak ölerek Uğur’ u unutacağı düşüncesine sahip olacak kadar güçsüz bir göüntü çizmektedir.Buna rağmen dışarıda arkadaşlarının yanında erkek kimliğini korumak adına Uğur ile olan ilişkisini sadece cinselliğe bağlamakta, ona elini dahi sürmemiş olmasına rağmen takdir görmek ve saygı duyulmak isteği uğruna sanki cinsel ilişkiye girmiş gibi anlatmaktadır.

Yönetmen Bekir’in zaman içinde ki değişimini mevsimlerle bağdaştırmaktadır. Bekir değiştıkçe mevsimler değişmektedir. Filmin ilk başlarında Bekir sessiz sakin bir birey olarak görülmektedir. Uğur’un Bekir’den para istemek yanına geldiği saneye kadar hava hep sıcak olarak görülür, Uğur’un geldiğinde yağmur başlamıştır tıpkı Bekir’in değişiminin başladığı gibi. Filmin en sonunda artk Bekir her şeyi geri de bırakarak kendini Uğur’ teslim eder. Bu sahnede mevsimi kış olarak görür seyirci kentin kendini kara teslim etmesiyle Bekir’in teslimiyeti bağdaşlaştırılmıştır.

Filmin başından sonuna kadar erkekler koruyucu olarak gösterilmektedir. Filmde, eğer kadının başında erkek olmazsa kadın sadece cinsel obje olarak görülür fikri vardır.  Uğur’ un babası yatalaktır toplumun ona vermiş olduğu erkeklik görevini yerine getirememektedir. Yani ne evin ihtiyaçlarını karşılar ne karısı ile kızının namusunu korur ne de oğluna örnek teşkil edebilir. Onun yerine bu görevleri mahallenin kabadayılarından biri olan Cevat getirmektedir. Cevat hayatta oldugu müddetce Uğur’ un annesine kimse yan gözle bakmaz ancak Cevat’ın ölümünden sonra, Cevat’ın en yakın arkadaşları bile kadına yardım ettikten sonra karşılığını onunla birlikte olarak almaktadır. Uğur pavyonda şarkı söyler, kendi geçimini ve Bekir’in geçimini fahişelik yaparak sağlar buna rağmen Bekir’i sığınacak bir liman olarak görmektedir.  Aynı zamanda Uğur belki her şey düzelir diye yine bir erkeğe sığınmış ve onunla evlenip çocuk doğurmuştur.

Filmin son sahnesinde Uğur’un evinde, Zagor ve Uğur’un fotoğrafının altında Uğur ve Bekir’in fotoğrafının yer alması ikisininde birbirlerine teslim olduğunu ve hayatlarını kavuşamayacakları sevdalarının peşinden koşacaklarını anlatmaktadır. İkisi de kaderini yaşayacakdır. Film sormaktadır kader sizin seçtiğiniz hayat mı yoksa size sunulan mı?

 

Kırmızı Başlıklı Kız ve Hayat; Jin

2013 yılı Reha Erdem imzalı Jin Filmi; 17 yaşında dağlardan kaçmaya çalışan Kürt kökenli bir genç kızın hikayesini anlatmaktadır. Film politik bir film gibi görünmesine rağmen hikayeyi Kırmızı Başlıklı Kız masalından yola çıkarak anlatmış ve siyasi bir taraf olmamıştır.

Jin Kürtçe bir isim olup “hayat” anlamındadır ve eğer ‘i’ şapkasız yazılırsa o zaman da “kadın” anlamına gelmektedir. Yönetmen karaktere Jin adını koyarken filmin konusunu ortaya çıkarmayı sağlamaktadır. Eril dünyada hayatta kalmaya çalışan kadının hikayesidir.

Josep Campbell “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı eserinde kahramanın macerasının ortaya çıkmasına neden olacak bir çağrıdan söz eder. Kahramanın başına tesadüfen ya da bilinmeyen  şekilde onun harekete geçmesine neden olacak bir sebep vardır. Yönetmen bunun sebebini açıklamasada Jin harekete geçer. İlk olarak evden dağa çıkan kahraman yine dağdan kaçarak esas macerasına başlar. Campbell kahramanı doğaüstü bir yardımdan yani onu koruyacak bir figürden sözeder. Jin’nin koruyucu figürleri doğa ve orada yaşıyan canlılardır.

Yine Campbell’a göre kahraman yolculuk esnasında pek çok engelle karşılaşır. Jin’nin macerasındaki engelleri dağdaki örgüt üyeleri türk askerleri ve onun bedenine sahip olmak isteyen herkestir.

Jin Harekete geçtiğinde hem kendisine yiyecek bulmak her üstüne giyecek bulmak için bir eve girer oradan ihtiyaçlara karşılık daha sonra lise dokuzuncu sınıfı için bir coğrafya kitabını alır. Dağa döner kitap okumaya başlar. Kitaptan nerede yaşıyor sorusuna okuduktan sonra etrafına bakınarak yaşadığı yeri sorgulamaya başlar. Kitabın sahibinin adı Leyladır. Leyla’nın anlamı ‘karanlık gecedir’. Jin yola çıktığında adını soran herkese Leyla olduğunu söyler. Adını değiştirdiğinden beri kimliği de değişmiştir. Jin adını kullandığında üzerinde örgüt kıyafetleri vardır, erkekler ona kadın gözüyle bakmaz cinsel istismarda bulunmaz. Ancak üzerinde örgüt kıyafetlerini çıkardıktan sonra Leyla olur ve tacize uğrar.

Berna Naldemirci “ataerkil dünya kadının sadece bedenini sömürmez, hayalini, düşüncelerinde sömürür” der. 17yaşında olan Jin, uğradığı tacizlerden sonra Izmir’deki dayısının yanına gitmek yerine dağa dönmeye karar verir.

Kültürel feministlere göre; barışseverlik farklılıkların şiddetsiz bir aradalığı ve kamusal hayatın uyumlu bir şekilde düzenlenmesi gibi değerlere sahiptir kadın. Filmde bombaların patladığı zaman hayvanları nefes alışıyla Jin’in kaçması paralel kurguyla anlatılmıştır. Ayrıca Jin yaralı hayvanlara yardım ederken görülür ve yine başa kötü bir şey geldiği zaman hayvanlar susarak ya da hırçınlaşarak Jin’e destek olurlar.

Ekofeministler; doğayı biyolojik bir olgu olarak değerlendirirler. Doğa kurduğu kendi iç düzeninde sürekli üretir, yeniden doğar, doğurur. Bu açıdan kadınlarla arasında bir bağlantı vardır. Dr. Mustafa Pekiz “doğanın içerisinde varolan tüm canlılar parçası oldukları doğayı yoketmezler.” Savaş, eril dünyanın iktidar mücadelesidir . Bu mücadele doğaya ve içindekilere zarar verir. Filmde silahların patlaması bombaların atılmasıyla doğanın ve canlıların gördükleri zararlar yakın planlar verilmiştir.

Film gösterge bilimsel açıdan ele alındığında; film baharın geldiğini göstererek başlar. Kültürel feministler; kadının özgürleşme başlamasıyla dünyanın iyileşmesi arasında bağ olduğunu savunur. Jin özgür olmak için adım attığında bahar gelir ve doğan yeniden doğar, doğurmaya başlar.

Film Kırmızı Başlıklı Kız masalına gönderme yapar. Anneannesine doğru yola çıkan -Jin herkese bunu söylüyor- Jin’e erkekler zarar vermek istiyor yan masadaki kurt, Kırmızı Başlıklı Kızı kurtaran avcı filmde doğa olarak temsil ediliyor. Masalın sonunu yönetmen açık metin kullanarak i̇zleyici bırakmıştır.

Filmin gece sahnelerinde ağırlıklı olarak dolunay kullanılmıştır. Tanrıça i̇nancı olduğu dönemlerde Ay dişil enerji olarak kabul edilir ve Ay ; sembolizmde besleyici koruyucu ve destekleyeci olarak gösterilir.Jin’i dolunay korur ve geceleri başına bir iş gelmez.

Şehrin merkezine gitmek için yola çıkan Jin kaplumbağa görür. Kaplumbağa karşıdan karşıya geçmeye çalışmaktadır. Yönetmen filmde evini sırtında taşıyan kaplumbağa ile Jin arasında bağlantı kurarak aslında Jin’in de evini sırtında taşıdığını ve yavaş yavaş amacına ulaşmak üzere olduğunu gösterir.

Doğayı Jin ile özdeştiren yönetmen hava durumları ile Jin’in durumları arasında benzerlik kurmuştur. Jin ne zaman karamsarlığa düşse ve kararsız kalsa hava rüzgarlı olur ama kendini ne kadar güvenirse havada durulur, güzelleşir.

Sonuç olarak anaerkil ve ataerkil düzen doğaya dişil özellikler atfetmiştir. Dişil olan doğayı korur ancak eril olan doğaya ve içindekilere zarar verir. Doğa içindekileri kabul eder, kollar, korur, yaralarını sarar. Filmin sonunda Jin vurularak yaralanır ve yanında hayvanlar vardır. Belki de bu sefer Jin’in yaralarını hayvanlar saracak ve Jin( Kadın) doğaya geri dönecektir.

YUMURTA, SÜT BAL: ARAFTA KALMANIN HİKAYESİ

Semih Kaplanoğlu’nun senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı Yusuf’ un üçlemesi Yumurta, Süt, Bal yaşadığı kasabadan kaçıp büyük şehre gelen bir gencin, arafta kalmış hikayesini anlatmaktadır. Gitmek mi daha kolay yoksa kalmak mı sorusunu izleyene yöneltir. Yönetmen filmi ters bir kronoloji ile izleyiciye sunmayı tercih etmiştir.

İlk film olan “Yumurta” filminde; Yusuf’un yaşlı hali verilmektedir. Bu film dönüş ve vicdan üzerine sorgulama yapmaktadır. Annesinin ölüm haberini alan Yusuf cenaze işlerini halletmek için Tire’ye doğru yolculuğa çıkmaktadır. Planı bir an önce işlerini halledip İstanbul’ a geri dönmektir. Dini ögelerin ve mitlerin bulunduğu üçlemenin ilk filmi olan Yumurta’ da “adak” üzerine durulmaktadır. Yusuf, eğer adağı yerine getirmezse kötü şeyler olacağı inancında olan Ayla’nın ısrarı üzerine adağı yerine getirmeye karar verir. Aslında adağı yerine getirmeye kadar vermesi ile Yusuf’un İstanbul’a dönüşü ertelenmektedir. Yusuf ne kadar çabuk Tire’den gitmek iste de engeller silsilesi peşinden gelecektir. Annesinin ölümünü soğukkanlılıkla karşılayan Yusuf’un zamanla vicdanı ile hesaplaşmaya başladığı görülmektedir. Rüyasında kuyuya düşmüş olması ve kuyudan bir türlü çıkamaması da bunun bir örneğidir. Yusuf Tire’de kaldığı zaman boyunca anlar ki herkes onu, annesinin anlattığı şekilde hatırlıyor. Annesi, hayalinde ki vefalı Yusuf’u yaşatmıştır. Kitabını kasabalıya hediye etmiş, Ayla’ya kazak hediye etmiş ve bunu sanki Yusuf yapmış gibi göstermiştir.  Adağı yerine getirme sürecinin uzamasıyla beraber Yusuf ile Ayla bir birlerini tanıma fırsatı bulurlar. Yusuf Ayla’da kendini görmektedir. Ayla’da Yusuf gibi Tire’den kaçma isteğindedir, neresi olduğu önemli değil yeter ki büyük bir şehre gidebilsin. Adaklık hayvanı bulamayınca otele gitmeleri ve orada bir düğüne denk gelmeleri, o seremoniye olan bakışları aslında her ikisinin de gelecekle ilgili hayallerini ortaya koymaktadır.  Adak adandıktan sonra Yusuf için artık gitme zamanı gelir fakat engeller yine kendini gösterir. İlk olarak eski bir tanıdığa rastlar ve bira içtiği için yola çıkamaz. Ertesi gün yola çıkması için her şey hazırdır fakat bu sefer de Yusuf arabasını kenara çeker, geçmişiyle yüzleşir ve ağlamaya başlar. Tam o anda sürüyü takip eden köpek Yusuf’un başından ayrılmaz ve Yusuf’un gitmesini engeller.   Finalini açık uç olarak yapan yönetmen Yusuf’un gidip gitmemesini izleyicinin hayaline bırakmıştır.

Serinin ikinci filmi olan “Süt”, izleyicileri Yusuf’un gençliğine götürür. Yusuf annesi ile birlikte yaşamaktadır ve geçimlerini sütle peynir satarak sağlamaktadırlar. Anne ile arasında kopuk bir ilişki vardır. Film boyunca Yusuf ve annesi aynı sofraya oturmamaktadır.

Filmde sütü metafor olarak kullanan yönetmen iki şeyi amaçlamıştır. Süt, anne ile kurulan ilk bağdır. Filmin ilerleyen sahnelerinde annenin istasyon şefi ile duygusal ilişki yaşamaya başlaması Yusuf’un annesinden kopmasına neden olmuştur. Bu da Yusuf’un Sara krizi geçirdiği sahnede motorundan düşüp tüm sütün etrafa dökülmesiyle anlatılmaktadır. Aynı zamanda süt ile ilgili bir çok dinsel ve mitsel hikaye bulunmaktadır. Anadolu’ da yaygın olarak bilinen bir mitolojik hikayede; hamile bir kadının içine yılan girer. Doğacak çocuğu anne sütü ile beslemek yerine kendi yeşil sıvısı ile zehirlemeyi amaçlamaktadır. O yılanı çıkarmanın tek yolu,  kutsal alfabe ile yazılmış kağıdı, kaynayan süte koyup, kadını ters çevirmektir. Bunu yaparken iki amaç güdülmektedir; birincisi hamile kadını korumaktır. İkincisi ise kadının ihanet edip etmediğini anlamaktır. Bu inancın gelişmiş olmasının temelinde Adem’ in ihanetini yılan ile bağdaştırılmış olmasıdır. Filmin açılış sahnesi bu mitin anlatılmasıdır. Filmin ilerleyen sahnelerinde yılan yine izleyiciye gösterilir. Yılanı ilk Yusuf’un annesi görür ki bu da istasyon şefi ile tanışıp kadınlığını fark ettiği zamana denk gelir. Yılanın ikinci kez görülmesinde de anne yılanı görmez Yusuf yılanı görür, çünkü Yusuf annesinin ihanet ettiğini düşünmektedir.

Süt’te anne- oğul ilişkisinin yanı sıra kader sorgusu da yapılmaktadır. Yusuf inşaatta çalışan arkadaşını ziyarete gittiğinde yaptığı konuşmada kader sorgulanmaktadır. Arkadaşının “mecburum” demesi üzerine Yusuf’un “hayır, değilsin” demesi, aslında kadere karşı çırpınan bir genci göstermektedir. Kaderinin Tire’de yaşayıp süt satmak olduğunu düşünenlere inat Yusuf, şair olacağını ve büyük bir şehirde yaşayacağını düşünmektedir. Ancak Sara hastası olmasından dolayı askere gidememesi onun bu kaçışa ait bir yolun kapanmasına neden olduğu gibi eksik bir insan olduğunu düşünmesine neden olmuştur. Çünkü toplumun düşüncesine göre, bir erkek çocuğunun erkekliğe ilk adımı sünnet, tam erkek olması için de askerliğini yapmasıdır. Fakat Yusuf asker olamayacaktır. Şiirlerini okutmaya çalıştığı öğretmenin Yusuf’u kaile almaması da Yusuf’u Tire’den gidişini engellemektedir. Filmin sonunda Yusuf’ un maden de çalıştığını gösterilir. Yönetmen yine açık uç bırakarak belki de İstanbul’a bu sayede gittiğini anlatmaktadır.

Üçlemenin son filmi olan “Bal” ise izleyiciyi Yusuf’un çocukluğuna götürmektedir. Yusuf çocukluğunda hayatla olan tüm iletişimini koparmıştır. Bir tek babasıyla kısık sesle konuşarak iletişim kurmaktadır. Okuldan geldiği bir gün yolda bulduğu kurdele ile gözlerini bağlar ve konuşmadığı gibi görmekte istemez.

Dinsel ögelerin ağırlıklı olduğu üçlemenin, bu son filminde yönetmen, dinsel mitleri daha fazla kullanmaktadır. Bu filmde daha iyi anlaşılmaktadır ki Yusuf’un adı Yusuf Peygamberden gelmekte, babasının adının da Yakup olması yine Yusuf Peygamber’in babasının adının Yakup olmasından kaynaklanmaktadır. Kur’an’da baştan sona kadar tek bir hikayenin anlatıldığı sure Yusuf Suresi’dir. Üçleme de tek bir hikayeyi anlatmaktadır. Yusuf’un babasına rüyasını anlattığı sahne Kur’an’da da geçmektedir. Orada da Yusuf Peygamber babasına rüyasını anlatmak ister ancak babası müsaade etmez, filmde de Yusuf babasına rüyasına anlatmak ister ancak babası müsaade etmez. Yusuf’un annesi Yakup’u jandarmaya sormaya gideceği için Yusuf’u bir tanıdığına bırakır. Orada olan dinsel sahne de Yusuf Suresi’nin Türkçesi okunmaktadır.

Yusuf’un sesini bir tek babasının çalıştığı odada duyar seyirci.  Yusuf kendine babası ile bir dünya kurmuştur. O dünyaya annesi dahi kimsenin girmesine izin vermez. O yüzdendir ki annesinin verdiği sütü, babasının bir daha gelmeyeceğini anladığı zamana kadar içmez.

Okumayı sökmesine rağmen sınıfta arkadaşlarının yanında kitabı okuyama ve heceler. Bu da arkadaşlarının Yusuf ile dalga geçmesine neden olur. Bu yüzden Yusuf iyice kendi içine kapanır ve matematik sorusunu tahtada yapmak için parmağını bile korkak kaldırır.

Toplumsal bir inanış olan bir sıkıntı olduğunda hocaya gitme fikri bu filmde de işlenmiştir. Yusuf’un iletişimsizliğinden rahatsız olan anne Yusuf’u bir hocaya götürerek düzeleceğine inanmaktadır.

Filmin sonlarına doğru Yusuf’un hala toplumda konuşamadığı görülür ve öğretmen okumayı yapamayan Yusuf’a kırmızı kurdelesini takarak ona cesaret vermeye çalışır. Yusuf’un isteği olmuştur ve bunu tek arkadaşına yani babasına anlatmak ister ancak babasının evde, ormanda olmadığını görür ve bir daha gelmeyeceğini anlar. Gelmeyeceğini anladığından sonra ki kahvaltı sahnesinde yönetmen Yusuf’un tabağında ki kırılmış yumurta kabuğuna dikkat çekerek Yusuf’u koruyacak kabuğun kırıldığını artık güvensiz bir ortamda olduğunu gösterir.

Kaç Para Kaç; Para için yapacaklarının sınırı ne?

1998 yapımı Reha ERDEM film olan “Kaç Para Kaç”; Selim isimli evli bir çocuk babası olan ve geçimini gömlek satarak kazanan sıradan bir insanın, takside yaklaşık 5 yüz bin dolar bulmasıyla değişen hayatını anlatmaktadır.

Filmin ana konusunu para oluşturmaktadır. Selim “ sanki para kolay kazanılıyor?” söylemini filmin başından beri sürdürmektedir.

Trajedi türündeki bu film, karakterlerin derinlemesine işlenmesinden dolayı dram türüne de benzerlik göstermektedir. Trajedi türü ana karakterler üzerinden konusunu işlerve konuya odaklıdır. Ana karakter saf iyi ve saf kötü değildir. İyi olan karakterler yaptıkları bir hatan dolayı değişir ve kendi sonunu hazırlar. Selim karakteri de normalde dürüst hatta arkadaşlarına göre “ enayi” olabilecek derecede dürüst bir karakterdir. Fakat bir gece taksiye bindiğinde yaklaşık 5 yüz bin dolar bulur, Selim’ in değişimi yavaş yavaş başlar ve parayı ilk harcadığı an karakterin bahtının değiştiği andır. Selim parayı alır ve eve getirir yani Selim kirli parayı masum alana taşımıştır.

Filmin belirli bir dönemi, yeri ve cinsiyeti yoktur. Olaylar;  her an, her yerde herkesin başına gelebilecek olaylardır. Ancak filmde yabancı para kullanımının artması ve kredi kartı kullanımın başlandığının gösterilmesi filmin geçtiği dönem hakkında bilgi vermektedir.

Parayı harcamadan önce parayı saymayan başlayan Selim paranın gazetelerde verilenlerden az olduğunu görür. Aslında bu hem haberlerde ki hem de insanların daha fazlasına sahip olmak için olayları abarttığının ve bütün ahlaksız olayların genele yayılmasının bir örneğidir. Selim parayı saymadan önce en son koyduğu yer olan dolabın altından çıkarır fakat parayı oradan alırken dolabın üstünde ki melek figürü yere düşer yani Selim artık bilinen o eski dürüst insan değildir. Her ne kadar figürü yapıştıramaya çalışsa da hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktır, tıpkı melek figürünün de eskisi gibi olamayacağı gibi…

Selim mal almak için toptancısına gider. Toptancı ve arkadaşı çalmanın boyutunun ne olduğu üzerinde konuşurlar ve filmin kilit sorusu ortaya çıkar; “para için yapacaklarının sınırı var mı?”

Filmin ritmi yavaş başlıyor ancak Selim parayı harcamaya başladığı andan itibaren ritim artmaya başlar. Selim giderek parayı daha çok harcamaya başlar, doyumsuzluk başlamıştır.

Selim vicdan azabından kurtulamaz ve camiye gidip bir çınar ağacına yaslanır, o sırada gelen kediye tekme atar. Aslında Selim vicdanından kurtulmak için köklerine sarılırken vicdanının sesini temsil eden kediye tekme atarak, içini rahatlatmaya çalışır.

Baht dönüşümünü sağlayan ilk hatası parayı harcamak olanın Selim’ in ardından gelen ikinci hatası dükkanı soyulduğunda polise haber vermemek için çırağına suçu atması ve giderek bu işten zevk almasıdır. Çırağını şikayet edip kurtardıktan sonra buluşan Selim çırağına yüklüce miktar para verir ve “ soygundan payına düşen” der, çünkü Selim’ in artık saf kalan bir şeye tahammülü yoktur.

Yönetmen genellikle yakın plan kullanarak; duygu ve zaafları belirtir  ki trajedi türü de duygu ve zaafları derinlemesine işlemektedir.

Selim paraya alıştıkça yaşam şeklide değişmektedir  ve  parayı bulmadan önce ki yaşamını beğenmemeye başlamaktadır.  Önceden beri yemek yediği yeri değiştirip daha lüks restorana gitmeye başlar.  Bir akşam eşini de alıp lüks bir restorana giden Selim, karısının “ korkuyorum!” demesinden sonra “bak kimse korkuyor mu?” diyerek zengin insanların da parasını ahlaklı yerden kazanmadığını belirtiyor.

Yaşadığı bu olayla değişimini kabullenemeyen Selim de hastalık belirtileri baş gösterir. Arkadaşıyla tablo alan Selim orada baygınlık geçirir. Daha sonra çırağını suçlaması kendisine  daha ağır bir yük olacak ve sokağın ortasında istifra edecektir. Bu sırada bir sokak köpeği Selim’ e havlamaktadır. Çünkü iç güdüsel olarak tehlikeleri anlayan hayvanlardır köpekler ve sokak köpeği de Selim’ i bir tehlike olarak görmektedir. Selim köpeği kovar çünkü içgüdüsel olarak çıkan bu sesi bastıramaz aslında kendi iç sesini de bastıramaz Selim ve bu durumdan rahatsız olur.

Selim işe giderken parasını aldığı veznedara yakalanır, ondan kaçarken dükkanını soyan hırsızı görür ve vapurda bir kovalamaca başlar.  Vapurun iskeleye yanaşmasından sonra Selim dükkana giderek çekmecesinden çakı alır, bu artık Selim’ in herkesi tehlike olarak görmesi ve ölene kadar her şeyi yapabileceğinin belirtisidir.

Yaşadıklarından sonra yaşadığı şehirden uzaklaşmaya karar  veren Selim ailesini de alarak dram ve melodramlarda ortamdan ve yaşadıklarından kaçış yerleri olarak kullanılan deniz kenarı bir yere gider.         Durdukları yerde horoz sahibi ve dövüştürücüsü olan bir adamla karşılaşırlar. Selim’ in kızının “neden kavga ediyorlar para için mi?” sorusu üzerine horoz sahibi “ onlar sadece doymak için kavga ediyorlar ama insanlar hep daha fazlası için..” diyerek insanların doyumsuzluğu bir kez daha vurgulanıyor.

Filmi trajedi türünde olsa da katarsise ulaşmadan bitmesi bu türden ayrılmasına ve dram türü gibi görünmesine neden olmaktadır.  Filmi trajediden ayran bir diğer etken ise; normalde trajedilerde karakterler her şeyi bilir. Ama bu filmde özellikle düşme sahnesinin açık metin olarak bırakılması trajedi türünden ayırır.

Film başından itibaren zaman zaman sonuna gönderme yapmaktadır. Filmin ilk başında havadan yere doğru süzülerek düşen para ve Selim’ in arkadaşlarıyla oturup eski günlerinden bahsederken “kendim düştüm” diye o anıda ki olayı tekrar etmesi aslında filmin sonunda Selim’ in kendisinin düştüğünü belirtir.

Filmin sonunda yere düşen parayı başkasının alması bu düzenin bu şekilde devam edeceğini ve paranın sürekli birilerinin elinden çıkıp başka birilerinin eline geçeceğini ve bunun hiçbir zaman bitmeyeceğini belirtir.

Filmin söylemi her ne kadar “ para kötüdür” gibi görünse de aslında söylem “ para masumdur, kötü olan ya da kötülüğe yatkın olan insandır.” Der.

ULAK; DUDAKLAR SUSSA DA KALBİN YÜZ DİLİ VARDIR

  Ulak Filmi 4 kutsal kitap, Şamanizm, Tasavvuf gibi dinsel ögeleri içinde barından ve aslında temelini bu ögelere dayandıran bir filmdir.  Film de masal dört farklı şekilde tamamlanır;


1.       Davut’un dinlediği

2.       Ferhat’ ın düşlediği

3.       Hekimin hakikati

4.       Saffet’in anlattığı

 Bu dört unsur aslında dinlerin hepsinin aynı amaca hizmet etmek için ortaya çıktığı ancak herkes tarafından farklı algılanıp farklı yorumladığını belirtir.

    Filmin başlangıcı düzeni bozulmuş, yapılan her türlü ahlaksızlığın kabul gördüğü bir köye bir seyyahın gelip Ulak İbrahim’ in hikayesini anlatmasıyla başlar.  Köyde her türlü ahlaksızlık vardır ancak bir Emine Ömer’ den önce bir başkasıyla görüştüğü için namussuz olarak ilan edilir ve kavuşmalarına izin verilmez.

   Yapılan zulme, ahlaksızlıklara kimse sesini çıkarmamaktadır bir tek Meryem dışında ve Meryem köylü tarafından “deli” ilan edilir. Meryem karakterinin bekar olması, köyde ki namuslu insanlardan biri olması ve bakire olması ve köylüler tarafından dışlanması Hz. Meryem’in temsili olarak yorumlanabilmektedir.

  Film reel zaman ve masal zamanı olmak üzere iki ayrı zaman dilimi içerisinde geçmektedir. Gerçek zamanda Ulak Zekeriya’ ya Mesih sıfatı yüklenirken, masal zamanında bu görevi Zekeriya’ nın hayalinde yarattığı Ulak İbrahim yapmaktadır. Ama filmde gerçek Mesih olarak Zekeriya’ nın oğlu Mehmet tasvir edilmektedir. Çünkü Mehmet beyaz bir ışık görür ve bir kitap yazmaya başlar. Yazdığı kitap okuyanlara cesaret verir dürüstlüğü öğretir, tüm kutsal kitaplarda olduğu gibi. Mehmet’in kitabı çoğaltma şekline bakıldığı zaman “İncil’in” çoğaltılmasıyla benzer bir şekilde çoğaltıldığı görülür.  Ancak kitabı çoğaltması görevlendirilen altı kişiden biri ihanet eder ve yazmayı yarım bırakarak Mehmet’i herkese anlatarak ölmesine sebebiyet verir.  Bu olayda Hz. İsa’nın 12 havarilerinden birinin ihanet etmesi ve İsa’ nın çarmıha gerilmesi olayı bağdaştırılabilir.

 Dinsel ögelerden bir diğeri ise; Ulak İbrahim kötülere her şeyi bildiğini ve anlatacağını söyledikten sonra kötü adamlar gece evi basarlar ve İbrahim’ i öldürmek isterler anca İbrahim evde yoktur. Bu sahnenin gönderme yaptığı olay Hz Muhammed’in yaşadığı bir hadisedir. Hz. Muhammed karşıtı bir takım insan Hz. Muhammed’i öldürmek için evine giderler ancak böyle bir şeyin olacağını daha önceden hisseden Hz. Muhammed, Hz. Ali ile yer değiştirir. Hz Ali Hz. Muhammed’in yatağında yatar, Hz. Muhammed evden gider, eve gelen- lerin Hz. Ali’ yi görmeleri ve istediklerine ulaşamamalarıyla bu hadise son bulur.


   Zekeriya masalı sadece çocuklara anlatmaktadır. Bunun birden fazla sebebi vardır. İlk olarak masallara çocukların inanması ve yabancı birine en kolay güvenenin yine çocuklar olması gösterilebir. Diğer bir sebebi ise Zekeriya’ ya Mesih görevinin addedilmesi ve İncil’ de geçen Hz. İsa’nın “ yerin ve göğün kurtarıcıları çocuklardır” sözünün bulunmasıdır ki filmin sonunda kıyamın olduğu köyden sadece iyiler ve çocukların kurtulması bunu kanıtlar niteliktedir. Aynı zamanda çocuklar Ulak’ı bir kurtarıcı olarak görmektedir.  Bunu Ferhat babasından dayak yedikten sonra “ emmi ulaka söyle gelsin yetti artık” repliği ve filmin sonunda Melek’ in “ en sonunda ulak geldi, doğruymuş” sözleriyle görmekteyiz.


    Filmde çocuklara toplumsal roller yüklenmiştir. Kız çocukları evde annelerine yardım etmekte, erkek çocukları ise dışarı işlerini yapmaktadır.  Aynı zamanda ataerkil bir toplum gösterilmekte babanın sözü yerine getirilmektedir. Örneğin Ömer babası istemediği için Emine ile evlenemez, Ferhat ise babası tarafından hiçbir sebep yokken şiddete maruz kalabilmektedir.

    Şamanizm etkisinin de görüldüğü filmde, masalda anlatılan kötü karakterin ölümünden sonra bir müzik eşliğinde insanlar kutlama yapmaktadır. Ancak kullanılan müzik aletleri ve kutlama şekli eski bir Türk inanışı olan Şamanizm’ in dinsel törenlerine benzemektedir ki kutlamalarından sonunda ölen beş Havari’ nin ruhları belirir ve kötü olan köy halkının yaptıklarını yüzlerine vurur.  

   Kötü adamın ölümden sonra yapılan dinsel törende, din adamının duruşu Tasavvuf inancında olan bir duruş tekniğidir ve “ Haktan aldım halka veririz, hiç kimseyi kendimize mal etmeyiz” anlamına gelir. Aynı törende “ yeri ve göğü yaradan kalbimde ve aklımdasın” diyerek cenaze kaldırılır.


    Masalda kötü karakteri babası yerine koyan Ferhat cenazeden sonra babasının mezarı üzerine tuvaletini yaparak ondan hırsını alır.


   Filmde Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal’ ın sözlerine de yer verilmiştir. Ulak İbrahim kötülere yaptıklarını haykırırken ilk söylediği söz “ bir ben var benden içeri, yaptıklarınızı biliyorum” olmuştur. Havariler köye gidip Mehmet’ in kitabını anlatırken söyledikleri söz ise Pir Sultan Abdal’ ın “ gelin canlar bir olalım” sözüdür.


   Filmin sonunda bir kıyam gerçekleşir. Kıyam İslam Dini’nde ölümden sonra dirilme anlamına gelmektedir. Filmde gelişen kıyam ise kötülerin cüzama yakalanarak etlerinden et koparak cezalandırılırken, iyiler köyden ayrılarak kendilerine yeni yer bulur. Meryem Ömer’ e köyden ayrılmaları gerektiğini söyler ve Ömer insanları ikna etmek için “ Zekeriya’ yı gördüm Ferhat ile nurdan bir köprünün ucunda bizi bekliyor.” Diyerek Sırat köprüsüne gönderme yapmış ve iyileri cennete götürmüştür.

Merhaba Okur!

Ben Aslı,

Lisede radyo-televizyon eğitimi almaya başladığım andan itibaren kendime şu soruyu sormaya başladım: Bir film yalnızca gördüklerimizden mi ibarettir?

Sonrasında ön lisans, lisans ve yüksek lisans eğitimlerim boyunca bu sorunun peşinden gittim. Filmleri yalnızca izlemekle kalmadım; görünür olanın ardında nelerin anlatıldığını, hangi detayların ne söylediğini ve bir filmin bize nasıl hikâyeler kurduğunu öğrenmeye çalıştım.

Bu süreçte yaratıcı drama eğitmeni de oldum. Sonra düşündüm: Filmleri analiz ederken neden yaratıcı dramanın yöntemlerinden yararlanmayalım ki?

Edindiğim bilgileri kendime saklamak yerine, merak eden ve filmlerin görünenden fazlasını keşfetmek isteyen herkesle paylaşmak istedim.

Filmlerle keyifli yolculuklar… 🎬