“AŞK TESADÜFLERİ SEVER” Mİ?

“Yıllar boyunca aynı şehirde yaşadığın, aynı sokaklarda gezdiğin ortak bir çok arkadaşının olduğu biriyle yıllar sonra karşılaşmış olsan ne hissederdin? İnsanları bir birine bağlayan o geçmişte yaşadığının tanıdık duygular mıdır yoksa gelecekte birlikte oluşturacağın yeni anılar mı?

Ara Güler’in de dediği gibi midir hayat? “…Rast gele çekilen fotoğraflar daha güzel çıkar tesadüfen tanışılan insanlarla daha mutlu oluruz, kıyıda köşede uyuklamak uykunun en tatlısıdır, plansız geziler daha güzeldir, her şeyin kendiliğinden dolanı güzeldir”

2010 yapımı Ömer Faruk Sorak ve İpek sorak imzalı Aşk Tesadüfleri Sever filmi yıllar sonra karşılaşan Deniz ve Özgür’ün hem bir birlerine hem de yaptıkları işlerine olan tutkularını konu alıyor.

1977 yılında Ankara’da aynı hastanede doğan Özgür ve Deniz, çocukluklarının bir döneminde yazı birlikte geçirirler. Ancak hayat onları aynı şehirlerde yaşatsa da 25 yıl boyunca karşılaştırmamıştır. 30’lu yaşlarında Özgür’ün fotoğraf sergisinde Deniz’in kendi çoculuk fotoğrafını görmesiyle yeniden bir araya gelirler. Tesadüf bu ya yıllar önce Deniz’in hayatta olmasına Özgür’ün babası vesile olmuştur, yıllar sonra Özgür’ün ise Deniz..

Klasik romantik film tadında olan Aşk Tesadüfleri Sever filmi flashbacklerle 80’lerin sonu 90’ların başında ki sosyo ekonomik düzeyi, aile ve mahalle ilişkilerini kadının ve erkeğin evdeki rollerini ve o rollerde büyüyüne neslin filmin çekildiği dönemde ki hayata bakışını da yansıtmakta. Her iki ana karakterin de aile yapısı geleneksel ve ataerkil bir yapı. Özgür küçüklüğünden beri rockstar olmak istemekte ancak ailesi hastalığından dolayı buna karşı çıkmaktadır. Özgür hayalleri için büyük bir adım atma kararı aldığında ise babası ile tartışır.Ancak babası ile barışması babasının bıraktığı bir ses kaydıyla özür dilemesinden ve hayattan ayrılmasından sonra olur. Deniz ise oyuncu olmak istemekte ancak babası buna şıddetle karşı çıkmaktadır. Ayrıca Deniz’in dedesine gitmesini istemeyen baba kızına bakması için annesinin işten ayrılması gerektiğini söyler. Babasının, daha rahat bir yaşam ve kızının eğitimi için çalışmak zorunda olduğunu söyleyen anneye tavrı ise çok sertolmuştur. Ataerkil toplumlarda erkeğin evin direği olduğu, kadından daha fazla kazanması gerektiği aksi durumda ise aile yapısının bozulacağı inancı hakimdir. Günümüzde bu anlayış her ne kadar azalsa da zaman zaman toplumun bazı kesimlerinde yeniden gündeme gelmekte ve kadın ve erkeğin toplumda ki statüleri ile ilişkileri arasında bir bağlantı yapılmaya çalışılmakta. Filmde de Deniz’in Özgür ile yeniden karşılaşmasından önceki ilişkide Burak( Deniz’in sevgilisi) Deniz’in oyuncu olmasına sessiz bir biçimde karşı çıkmata ve ailesine de Deniz’in oyunculuğu bırakacağı yalanını söyler. Ancak Deniz ve Özgür gerek ailelerine gerekse çevrelerine kendi tutkuları için karşı çıkar ve yaptıları işte başarılı olurlar.

Film tesadüflerin yanı sıra Bülent Ortaçgili’in ünlü şarkısı “Eylül Akşamı” na klip niteliğinde. Şarkı sözleri ile ana karakterlerin hayatları ve karşılaşmalarına kadar geçen süre şarkıdan esinlenilmiş. Bu filmin çekilmesinin 6 yıl sonrasında Sezen Aksu’nun şarkılarından oluşan ” O Kadın” filmine de esin kaynağı olmuş olabilir.

Sonuç olarak film zaman zaman filmin adında tesadüf geçiyor diye bu kadar tesadüf de olur mu diye düşündürüyor. Ama Bülent Ortaçgil şarkıyla o düşünceleri alıp gidiyor;

“…Aynı anda aynı sessiz geceye doğru

İçim sıkılıyor demişizdir

Aynı sabaha uyanırken kim bilir?

Aynı düşü görmüşüzdür

Olmaz mı? Olabilir…”

Küçük Prens; Boğa Yılanının İçinde ki Fil

Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry tarafından yazılan ve 1943’te yayımlanan masal. Dünyanın en çok satan ve okunan kitabından uyarlama olan animasyon filmi 2015 yılında vizyona girmiştir. Uyarlama olan film temel olarak konuya sadık kalmış, Küçük Prens ile tanışan pilot ile onun hikayesini dinleyen ve okuyan küçük kızın dostluğunu anlatmaktadır.

Küçük kızın hayatının planlaması annesi tarafından yapılmıştır. Kaçta kalkacağı, saat kaçta yemek yiyeceği günlük çalışma takvimi… Bir arkadaşı olduğunu söylediğinde onunla ne zaman buluşabileceğini bile annesi hayat planınında ki programına bakarak söyler. Küçük kızın ne istediği değil hayattaki “en”lere sahip olmasıdır annesi için önemli olan.

“Büyükler sayılara bayılırlar. Tutalım, onlara yeni edindiğiniz bir arkadaştan söz açtınız, asıl sorulacak şeyleri sormazlar. Sesi nasılmış, hangi oyunları severmiş, kelebek biriktirir miymiş, sormazlar bile.”

Her insan yetişkinliğe eriştiğinde çeşitli kalıplara sokulmaktadır. En önemlisi de düzenli bir hayatın. Düzenli bir hayat açın aynı saatte yatıp aynı saate kalkman her zaman işe aynı saatte gitmen, aynı gün maaş alman gerekir. Daha çok çalışmalısın ki daha fazla  para kazanabilmesin çünkü oturduğun evden daha bir evin olmalı ya da daha iyi bir araban ihtiyacının olup olmadığı önemli bile değil. Mutlu musun kimin umrunda toplumdaki  herkes sana ‘normal’ gözüyle baksın yeter! Hayal kurmak bırak o çocukların işi sen bir yetişkinsin. Belli bir yaşa geldin daha evlenmedin mi? Evlendin ee çocuksuz evlilik mi olur? Artık evlisin sorumlulukların var o kadar gezemezsin? Koskoca insan olduğuna göre artık oyun oynamaya da gerek yok.  Eee işler nasıl?

Öğrenciliğin ilk yıllarından itibaren yukarıdaki basma kalıp bir hayata hazırlanıyor insan. Gökyüzünü mavi yerine pembe yaparsan resim dersinden geçemiyorsun. Senin için köpek havlamak zorunda değil belki ama öğretmeninin onayını almak istiyorsan havlamalısın.  Büyürken o kadar çok makasa tabii tutuluyor ki hayal gücümüz birer yetişkin olduğumuzda elimizde kalan sadece rüyalarımız oluyor.  Küçük Prens’in de dediği gibi;

“İnsanlar hayal etmekten yoksundurlar. Onlar sadece kendilerine söylenenleri tekrar edip dururlar.”

Hayallerini, hayal güçlerini kaybeden insanlar hırslı ve bencil birer insana dönüşüyorlar. Kendilerinden başka hiç bir şey onlar için önemli olmuyor. İşlerine yaradığı müddetçe yanlarında tutuyorlar ve kısa süreliğine seviyorlar. Kitapta ve de filmde anlatılan şapkalı adama dönüşüyoruz ya da dönüştürülüyoruz.  Oysa hiç bir şey ve de hiç birimiz mükemmel değiliz olamayız da…

“İnsanlarla birlikteyken de yalnız kalınır.”

Büyük şehirlerde artık yalnız olmaya başladık. Paylaşmaya vaktimiz yok sürekli bir şeylere bir yerlere yetişmek zorunda kalıyoruz. Yalnızlaştıkça mutsuz oluyoruz. Bunu kabul etmemek için yalandan hayatlar yaşayıp internet sayfalarımıza sürekli gülen gezen fotoğraflar atıp ‘beğeni’ ve ‘takip’ sayımıza göre mutlu oluyoruz. Gerçek anlamda yanında olan kişi sayısından ziyade takipçi sayısının önemli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sahte kalabalıklarda o kadar çok yalnızız ki kendi  sesimizden başka ses duymayı o kadar çok unuttuk ki farklı seslere tahammülümüz kalmadı.

Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir.”

Saatin tik takları belirliyor yetişkinlerin zamanlarını, ona uymak zorunda kalıyor geleceğin yetişkinleri… Hayatımızdaki önemli şeylerin değeri var mıdır? Sevginin, emeğin, gözlerdeki ışın yüzlerde ki mutluluğun fiyatı şudur denilebilir mi? Ya da bir kilo mutluluk alayım karşılığında beş kilo göz yaşı vereyim mi diyoruz.  Hayatımızda önemli olan şeyler bizim olduğu için önemlidir. Birini ya da bir şeyi sadece severiz karşılığı olmadan. Saatin tik taklarının sayısının hiç bir önemi yoktur sevdiklerimizle geçirdiğimiz zaman. Tilkinin Küçük Prense söylediği  “İnsanları kolayca tanıyamazsın. Onların tanımaya ayıracak zamanları yoktur. Yediklerini, içtiklerini bile dükkanlardan hazır olarak alıyorlar. Ama dost satan dükkanları olmadığı için dostları da yoktur.”  Saatin tik taklarını  insanları tanımak için harcasak ne dost alabileceğimiz dükkanlara ihtiyacımız olacak ne de sanal ortamdaki beğeni butonlarına…

Oysa çocukken çok kolaydır arkadaş olmak. ” Benimle oynar mısın?” ya da ” Seninle oynayabilir miyim?” cümleleriyle başlar. Birlikte hayal kurmakla devam eder. Olmayacak hayallerin peşinden koşarak başlar büyümek ve dost kalmak. Yanındayken çocuklaşabildiğimiz insanlar değil midir bizim dostlarımız?

Pastadaki mumların sayısı arttıkça saflığımız masumiyetimiz azalıyor. Zamanla unutuyoruz bir zamanlar bizler de çocuktuk. Ama unuttuğumuz bir şey daha var hayat çocukluktan yetişkinliğe oradan tekrar çocukluğa giden bir süreç.

Her zaman fil yutan boa yılanı görmen dileğiyle… Bir yıldız seç ne zaman istersen o yıldızla hem Küçük Prensi hem de artık göremeyeceğin sevdiklerine selam gönderebilirsin…

 

Çocuklar Sana Emanet; Kendi Kötülüğünü Başkasının Gözünden Görmeli İnsan

Çağan Irmak imzalı “Çocuklar Sana Emanet” filmi 2017 yılında vizyona girdi. Eşiyle Asos’a giderken trafik kazası geçiren Kerem’in hayatı bir anda alt üst olur. Rüya ve gerçeklik algısını kaybeder. Biraz dinlenmek için gitti Asus’da yardımcılarına yaşadıklarını anlatması üzerine şifacı nenelerinin yanına giderler. Kerem burada hem yaşadığı vicdan azabıyla, hayalleri ve korkuları ile yüzleşmek durumunda kalır.

Korku gerilim türündeki film 2000’li yıllardan sonra popülerleşen korku filmlerinin aksine hiç bir dini öge barındırmadan, dini korku aracı olarak kullanmadan dünya dışı varlıkları konu almıştır. Filmde sık sık ‘hayat’ üzerine vurgu yapılmaktadır. Yönetmen bizim yaşadığımız hayatın dışında başka hayatların da olabileceğini söyler. Ayrıca vicdan üzerine derinlemesine duran filmde insanın vicdanını şeytana benzetmiş bunun yanısıra vicdan azabından kaynaklanan korkudan dolayı insanin iyilikten vaz geçebileceğini anlatmak istemiştir.

Filmde ki tek dini öge belki de filmin sonunda ki sahnede şifacı olarak nitelendirilen ninenin Kaman olmasıdır. Şaman inanışlarına göre şifacı hastayı iyileştirmek için ruhuyla bedenini ayırır ve bir yolculuğa çıkar, bu yolculukta hasta eden ruhla bir savaşa girer. Bu yolcuk sırasında bazen ruh geri bedenine dönemeyebilir. Bunun sebebi ya ruhun artık çok yorulması ya da savaştığı ruhun onu alt etmesidir. Çocuklar Sana Emanet filminde ise ruhun geri dönmemesinin sebebi bu iki nedenin birleşimidir. Kalbinden en ufak iyilik olamayan Bekir adında ki pedofilici bireyin ruhuyla savaşan ninenin yorgun ruhu savaşı kazanmasına neden olsa da geri bedenine dönememiştir.

Kerem’in musallat olan ruhla arasındaki hikaye incelendiğinde Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanı akla geliyor. Raskolnikov’ da bir çok insana kötülüğü dokunmuş bir insanı öldürmüş ve sonrasında çeşitli sanrılar geçirmişti. Peki bu durumda izleyiciye “insanlara kötülüğü dokunan birinin yaşamına son vererek adaleti mi sağlamış oluyorsun yoksa sen de o kötülerden biri mi oluyorsun?

İnsan hayatı iyilik ve kötülük arasında ince bir çizgi üzerinde gider. Hayatta yaşanan olaylardan dolayı insan kimi zaman iyiliğe kimi zaman kötülüğe doğru kayar. Ancak kökleri sağlam olan yani vicdanı ile olan bağlantısı güçlü olan insan kötülüğe olan savrulmayı bir adımla atlatır ve nötr olarak yola devam eder. Kökleri sağlam olmayan ise yavaş yavaş kötülüğe doğru rüzgarla savrulur. Tüm yaptıklarını da haklı çıkaracak bahaneleri hazırdır. Zamanla farkında olmadan savrulur bu köksüz insan. “kendi kötülüğünü başkasının gözünden göremez.”

Her insanın hayata geliş amacı vardır. Kimisi bunu erken yaşta hisseder bu yolda emin adımlarla yürür kimi ise bir ömür boyu amaca ulaşmaya çalışır. Kimi zamansa emin olduğu yolda yürüyen insan yel değirmenlerine yenilir ve hayat onları yener. Ancak pes etmediği sürece yel değirmenlerini yenme ihtimali vardır insanın. İnsanı insan yapan en önemli şey köklerini sağlamlaştırmaktır. Vicdan ile olan bağlantısını ne kadar güçlü tutarsa ince çizgi her daim amacı yolunda bir rehber olacaktır. Kapitalist sistemin sonuçlarından biridir geçici hafıza kayıpları ve bunun sonucu olarak sandığın en dibine atılmış hayata geliş amacının bulunamaması. Tozlu,üzeri örümcek ağıyla kaplanmış olan bu amacı geri çıkartmaya uğraşmak yerine inkarı seçer insan. İnkar en kolay yoldur çünkü. Kolayı seçmek ise maddi amaca ulaşmanın en hızlı yoludur. Tıpkı 90’lı yılların en popüler oyunu olan Mario’da yalancı prensesi kurtarmak ve kısa bir hazzı yaşamak gibi… İnkar artıkça nefret başlar. Yaşadığı daha doğrusu yaşayamadığı ne varsa ona nefret. Nefretin olduğu yerde vicdan olmaz. Vicdanın olmadığı yerde insanın amacı da iyice tozlanır bulunamayacak kadar saklanır. Günümüzde doğa ile bağlantısını kaybedip maddiyata önem veren insanlarda vicdan ile olan bağlantı yok olmaya başlamıştır. O yüzdendir ki etrafta kendinden güçsüz olan her şeye nefret ve saldırı başlamıştır. O yüzdendir ki insanlar çocuklara ve hayvanlara zarar vermeye başlamıştır. Çünkü çocuklar ve hayvanlar vicdan ile bağlantısı en yüksek iki canlıdır. Vicdanı susturmanın bir yoludur hatırlatıcıyı yok etmek.

Filmde Kerem’in vicdanıyla bağlantısını güçlendirme Ömer ile arasında ki ilişkinin gidişatı belirliyor. Hayata tutunmasını, amacını ve  hayallerini belki de kendi küçüklüğünü gördüğü Ömer sayesinde hatırlıyor bugüne kadar ertelediği ne varsa Ömer’le yapıyor. Kerem Ömer sayesinde yel değirmenlerini yeniyor.

Peki ya siz kendi kötülüğünüzü başkasının gözünden görüp, sandıktan naftalin kokulu amacınızı çıkartıp yel değirmenleriyle savaşmaya hazır mısınız?

9; Dünya Bizim, Geleceği Bizim Elimizde

2009 yapımı animasyon türünde olan 9 filminin yapımcılığını Tim Burton üstlenmiş. Film kıyamet sonrası dokuz bez bebeğin hayatta kalma mücadelesini anlatmakta. Animasyon filmi denilince hemen akla çocuklar gelse de bu film yetişkinler düşünülerek çekilmiş. Distopik ögeler barınmaktadır.

Filmde dokuz adet bez bebek, 9’un yanlışlıkla makineyi canlandırması sonucu yaşam savaşına girmektedir. İki ve Altı bu makinenin nasıl çalıştığı, üzerindeki sembollerin anlamlarının ne olduğu üzerine çalışmakta ancak grubun lideri olan 1 buna karşı çıkmaktadır.

“Yeteneğimizi zekamıza harcadık,teknolojiyi körü körüne takip etmemiz kendi kıyametimizi çabuklaştırdı.Bizim dünyamız sona eriyor ama hayat devam etmeli…” Filmin açılış repliği bu cümle. 21.yy tam anlamıyla teknoloji devrimi oldu. Teknolojinin insan yaşamını kolaylaştırdığı, hayatını kurtardığı yadsınamaz bir gerçek. Peki ya hayatı kolaylaştırırken alıp götürdükleri? Bir çok insan yeni anı biriktirmek yerine yeni anı kaydetmeye başladı. Bir birileriyle konuşarak hayatlarıda neler olup bittiğini öğrenmek yerine izlemeye başladı. Bir çok insanın çocukken oynadığı kim kiminle oyunu telefon uygulamaları sayesinde gerçeğe dönüştü. Teknolojinin insanı daha özgür hale getirdiği düşüncesi hakim evet bilgiye ulaşmak anlamında doğru daha özgür insan. Peki ama görünmez parmaklıklar ne olacak? Bilinçli olarak ya da olmayarak sosyal mecrada “takipçi” olarak adlandırılan kesime günün her saati kimle ne yapıldığının hesabını vermeye başladık.

Yapılan araştırmalara göre sosyal medyada mutluluk pozu veren insanların aslında daha mutsuz olduğu ve yine sosyal medyada harcanan zamanın artmasının insanları depresyona sürüklediği ortaya çıkmıştır. Kendi standartlarının üstünde yaşama ya da yaşıyormuş gibi gösterme çabası insanları daha da yalnızlaştırmaya ve gerçek dünyadan koparmaya başlamıştır.

Teknolojinin sadece Sosyal medya gibi sanal olarak gelişmediği, bir çok alanda işleri kolaylaştırdığı ticaretin daha da hızlandığı, para kazanmanın bu sayede kolaylaştığı görülmektedir. Ancak gelişen teknolojiyi yalnızca daha fazla kazanç elde etmek için kullananlar dünyanın yavaş yavaş yok olmasına neden olmaktadır. Doğanın yok edilerek yeni binalar inşaa edilmesi doğanın dengesini bozmakta, doğada yaşayan tüm canlıların varlıklarını tehlikeye atmaktadır. Küresel ısınma, bazı canlı türlerinin yok olması ya da yok olma tehlikesi içinde olması aslında insanların hırsları yüzünden kıyametin yavaş yavaş geldiğinin habercisidir.

“…Bu dünyada bazı şeylerin yerlerinde kalmaları daha iyidir. Ama nereye bakacağını biliyorsan. Bu dünya hazinelerle doludur.” Filmin başında geçen repliklerden bir tanesi. Repliğin geçtiği sekansta 9 eline bir tane kurşun almaktadır. Sonu düşünülmeden ateşlenmiş bir kurşun bir çok insanın hayatına sebebiyet verebilir. Sırf bir kurşun yüzünden savaşlar ve bir çok çocuk ailesinden, bir çok işi evinden ayrılmak zorunda kalabilir.  O kurşunun açacağı sonuçları hemen hemen herkes önceden bilir peki ya yerinde bırakmadıklarımız şeylerin sonuçlarını önceden kestiremezsek? Gereksiz yere kullanılan enerjiler yüzünden geleceğe bırakmadığımız su, temiz hava, sağlıklı gıda gibi. Savaşlar yüzünden ailesiz, evsiz kalan insanlar gibi…

Filmin son repliği özet niteliğinde; ” …Dünya bizim geleceği bizim elimizde”

♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣

Filmdeki karakterlerin bir isimleri bulunmamakta onlara sadece numaralar verilmiştir.Bu numaralar ise numeroloji, sayıların ezoterik anlamı ve sembolizmi baz alınarak verilmiş karakterlere o numaralara göre kişilik verilmiş.

Numeroloji kısaca ” Okültizm’in bir dalı olup, evrenin sayısal bir kurgu içerdiğini, evrendeki hiçbir şeyin rastlantıya dayanmadığını, her şeyin sayısal bir düzen içinde meydana geldiğini var sayar ve sayılarla ilgili çeşitli analitik ve sentetik çalışmalarla, evrendeki ve olaylardaki gizli yasa ve ilkeleri keşfetmeyi amaçlar.” (http://www.sozvesiir.com/genel/numeroloji-sayilarin-sembolizmi-ve-rakamlarin-anlamlari/)  Ünlü felsefeci ve matematikçi Pisagor’un düşüncesine göre sayılar aşağıdaki anlamları

1- Özün sayısı,
2- Karşıtlık, değişiklik
3- Aracılık, bütünlük, başlangıç, orta ve son, tanrısal güç,
4- Doğruluk, adalet, dünya,
5- Evlilik,
6- Şans,
7- Evrenin tümü [Tanrısal güç (3) ile dünya (4)’ün toplamı] ya da tanrının dünya ile birleşimi,
8- Sağlamlık,
9- 3×3 ya da tüm sayıların özü,
10- Sonu olmayan yeni bir dizinin başlangıcı. ( http://www.sozvesiir.com/genel/numeroloji-sayilarin-sembolizmi-ve-rakamlarin-anlamlari/ )

Filmde tek kadın karakter yedi numaradır. Yedinin ezoterik anlamı; ruh ve maddenin buluştuğu ortak nokta, mükemmellik. Eski Mısır Uygarlığı’nda Piramitlere verilen önem yedi rakamına en mükemmel biçim ünvanını kazandırmış. Yediyi temsil eden Piramitlerde kutsal şekiller olarak kabul görmüş. Geçmiş inançların bir çoğunda kadın yaratıcıdır ve pek çok tanrıça vardır. Yaratıcı mükemmel olandır ruh ve maddenin birleştiği nokta…

Dokuz sayısı sembolizmde; bitişi göstermektedir. Filmde de 9 numara, bez bebeklerin sonuncusu ve yaratıcının ruhunu vermesiyle hayatının son bulduğu bebek. Aynı zamanda her sonun yeni bir başlangıç olduğu düşüncesinden yola çıkarak 9 numara kurtarıcı ve yeni bir hayatı başlatan bir karakter olarak izleyicinin karşısına çıkar.

Ezoterik olarak Dokuz; üç ayrı üçgenle ya da bir altı köşeli yıldız ve yanında üçgenle ilişkilendirilir. Yani fikirler ister olumlu ister olumsuz olsun, mükemmel olan yaratıcı düşünceden kaynaklanır.

Dokuz sayısının anlamına bakıldığında; doğum sayısı olarak temsil edilir aynı zamanda anlayışla birlikte tesiri birleştirir. Yüksek gelişim kapasitesinde güçlü bir kişiliği gösterir. Dokuz sanatçı ya da yaratıcı kanallar aracılığıyla başarı anlamındadır.

Dokuz sayısı bir çok inanışta önemli bir yere sahiptir;

Pisagor’un sayı sistemindeki kutsal sayılar ve merkeze açılan dokuz nokta,

-Cabirilerin kutsal merkezi, ateşe giden dokuz gökcismi,

-Ayasofya’da Tanrı’nın mekanına mükemmel 10’a -ana salon- dokuz kapıdan giriliyor,

-Masonlukta dokuz sayısı özel anlam taşır. En eski ve saygın locanın adı ‘ Dokuz Seçkin Şövalye Locası’dır. Bu gizli locaların üyeleri Masonların tüm sırrını bilen kişilerdir. Locada dokuz adet gül ve dokuz adet ışık kaynağı bulunurdu ve kapıya dokuz kez vurulurdu. ( Baran Aydın, Hankah 2016)

Son olarak film animasyon olmakla beraber çocuk filmi olarak tasarlanmamış yetişkinlere yönelik bir film olmuştur. 2005 yılında Oscar’a aday gösterilen aynı isimdeki kısa filmden uyarlanmıştır.

 

 

 

 

 

Moana

2016 yılında çekilen ve bir Disney filmi olan Moana, Hawaii Mitoloji olan Tefiti’nin çalınan kalbini geri yerine takmaya çalışan Moana’nın hikayesini anlatıyor. Klasik Disney filmlerinin aksine Moana’da güzel bir prenses ve yakışıklı bir prens bulunmuyor ayrıca Disney’in filmlerinde sıkça konu olan ‘aşk’da bu filmde yer almamış. Dostluk, cesaret ve kendini bulma temaları filmde bolca tekrarlanmış.

“Başlangıçta sadece okyanus vardı.” Film bu replikle başlıyor.Bir çok kültürde Dünya’nın oluşumuyla ilgili söylenen ‘her şey önceden bir toz bulutuydu’ söylencesinin aksine her şeyden önce okyanus ve suyun olduğuna dair bir mitoloji anlatılıyor. Tefiti ( Doğa Ana) yaratma gücüne sahiptir. Ancak ailesi tarafından terk edilip tanrılar tarafından yetiştirilen ve yarı tanrı olan Maui’nin kendini sevdirmek amacıyla kalbini çalması, Tefiti’yi kızdırır ve toprağın ve ateşin kötü ruhu olan Teka’ya çevirir. Kalbine yeniden kavuşmasıyla Teka yok olur ve Dünya yeniden eski yeşil verimli günlerine döner.

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı eserde kahramanın yola çıkması için bir çağrının geldiğini, kahramanın önce bu çağrıya kulak verdiğini daha sonra bir şekilde yola çıkmaktan vazgeçtiğini, ancak ikinci çağrıyla yola çıktığını anlatır. Kahraman yolda yaşadıklarından sonra yolculuktan vazgeçer fakat kabuğuna çekilme fazla uzun sürmez ve yolcuğu tamamlar. Moana’ya gelen ilk çağrı büyükannesinin Tefiti’nin hikayesini anlatmasıyla gelir. Hikayeyi duyduğu an denize gider, Karetta Karetta’ya yardım eder ve okyanus Tefiti’nin kalbini ona verir. Ancak yaşının çok küçük olması kahramanın yola çıkmasını engeller. İkinci çağrı, kabile şefi olacağı gün büyükannesini deniz kenarında dans etmesi ve aralarındaki konuşmayla gelir. Bu sefer de babasının yaşadığı kötü olaylardan dolayı kızının denize açılmasına izin vermemesi Moana’nın yolculuğa çıkmasını engeller. Fakat büyükannenin hastalandığı an Moana’nın yolculuğunun başlangıcı olur. Bu yolculuk sadece Tefiti’nin kalbini yerine takarak Dünya’yı kurtarmak değil aynı zamanda Maui ve Moana’nın kendine yaptığı bir yolcuktur. Tefiti’nin kalbinin deseni de hologram şeklinde olması kendine dönüşü simgeler.

Film “bazen güçlü taraflarımız yüzeyin altında gizlidir” der. İnsanlar dünyaya geldiklerinde kendileri farkında olsun ya da olmasın bir amaçları vardır. Ancak gerek geleneklerden ya da törelerden gerekse çevrenin kendilerinden zayıf gördüklerini koruma çabası yüzünden insanlar bu amaçlarını unuturlar veya hiç bulamazlar. Herkesin içinde güçlü bir yan vardır. Bu güçlü yan kimi zaman sevgidir kimi zaman cesaret kimi zaman içe dönüklük kimi zamansa avazın çıktığı kadar bağırmaktır. Tıpkı filmdeki Heyhey’in taş yemesinden dolayı işe yaramaz olarak algılanması ve daha sonra bu alışkanlığı sayesinde kalbi kurtarması gibi. Güçlü yanları ortaya çıkarmak için iki önemli nokta kendine ‘ben kimim sorusu’ ve ‘cesaret’.  Eğer iç sesini dinlemeye başlarsa insan kendini bulma yolculuğu başlar. Filmde de söylendiği gibi “nerede olduğunu bilirsen, nereye gideceğini de bulursun.” Moana ile Maui’nin konuşmasında Moana Maui’ye “seni sen yapan tanrılar değil sensin” diyor. Yaşanılan toplumlar insanlara ne olduklarını aşılamaktadırlar. Belirli kurallar bir zamanlar konmuş ve o kurallara o çizgilere göre yaşaman gerekir. Seni sen yapan o kurallarmış gibi gösterilir. Halbuki insanı insan yapan beyni, kalbi ve vicdanıdır gerisi sistemin birer çarkı… Ancak kendi öz benliğini daha lüks yaşama adına kaybetmiş olan insan yüzünden Dünya günden güne yok olmakta. Sadece beslenmek için öldürülen ve öldürüldüğü için özür dilenip ona layık olmak adına vicdanlı biri olmaya çalışan insan yerine daha şık görünmek için hayvanların derisini yüzen, güzel görünmek için yapılan makyajları onları üstünde deneyen insanlara dönüşüldü. Diğer herkesten zenginmiş gibi görünmek adına beton yığınlarına para yatıran bu yüzdende binlerce hayvanı evsiz bırakan nesiller oluştu. Filmde Maui insanlara iyilik olsun ve yaratıcı gücü vermek adına Tefiti’nin kalbini çalmıştı, gerçek hayatta ise insanlar o kalbe tek başına sahip olmaya çalışıyor. Aslında kurtulmak, Dünya’yı kurtarmak çok kolay bir yoldan geçiyor; insanın iç sesini dinleyip öz benliği ile barışması. Dünya’da kendinden başka canlılar olduğunu unutmaması ve sadece kendi güzelliğine değil de doğanın da güzelliğine inanması ve koruması. Kim bilir belki o zaman Tefiti’nin kalbi gerçekten de yerine konulur ve Teka’dan sonsuza kadar kurtulur insanlık.

 

“Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı” Çocuk Filmi mi Yoksa Yetişkin Filmi mi?

Yapımcılığını Minyonlar filminin yapımcısının üstlendiği “Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı” ; evcil hayvanlar sahipleri evde yokken ne yaptıkları ve onların yaptıkları ancak biz insanların anlamadıkları hareketleri neden yaptıklarını konu alan bir animasyon filmi.

2016 yılında vizyona giren film hedef kitlesi çocuklar gibi görünse de aslında alt metninde çocuklar için olumsuz etki oluşturabilecek ögeler içeriyor. Özellikle Buz Devri serisinden sonra yetişkinlerin de animasyon filmine ilgi duyması, yapımcıların hedef kitlesini biraz değiştirmeye yönelmesine neden oldu. Ne var ki hem çocuk hem yetişkinlere yönelik film yapma fikri kulağa hoş gelse de çocukların gelişimlerini olumsuz etkileyebileceği konusu biraz gözardı ediliyor.

Minyon filminin yapımcıları ilk “Çılgın Hırsız (Despicable Me) ” filmleriyle tanınmaya başladı ve büyük ölçüde de hayran kitlesi kazandı hem yetişkinler hem de çocuklar tarafından. Ancak Çılgın Hırsız serisi ardından filmin yan karakterlerinin tek başına anlatıldığı Minyonlar filmi ve akabinde çekilen Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı filmleri gerek şiddet içeren aksiyon sahneleri gerekse gizliden gizliye verilen sahiplenilmek mesajlarıyla çocuklara yönelik bir film olmaktan çıkıyor.

Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı filmi yaklaşık yirmi beş dakikası boyunca evde ailelerini bekleyen ev hayvanlarının yalnızken ne yaptığını anlatıyor. Daha sonra filmin ana karakterini oluşturan Max ve Duke kardeşlerin başları belaya girdiğinde bol aksiyon sahnelerinin olduğu bir film izleyenleri bekliyor. Evden atılan kediler tarafından saldırıya uğrayan Max ve Duke tasmalarını kaybettiği için sokak hayvanlarını toplayıp barınağa götürülen ekibe yakalanıyorlar. O arabanın içinde bir başka sokağa atılmış bir köpek bulunuyor ve o köpeğin arkadaşları onu kurtarmaya çalışıyor. Max ve Duke o arabadan kurtulmak için kendilerinin de birer sokak köpeği oldukları yalanını söylüyor ve inandırmak için -film içinde çok kullanılan- sahiplerini nasıl “hakladıklarını” anlatıyorlar. Bu iki köpeğin yalanına inana tavşan ve arkadaşları onları çetelerine kabul ediyorlar ve bir tören düzenliyorlar. Kabul töreninde Max ve Duke’ e sahiplerini nasıl “hakladıklarını” ayrıntılarıyla anlatmaları bekleniyor. Ne kadar vahşi o kadar iyi…

Filmde evlerine geri dönen evcil hayvanlar huzurlu, sakin ve güvenilir bir yaşama geri dönüş yaparlar. Aile kavramından ziyade eğer bir sahibin varsa güvendesin söylemini görülmektedir. Film boyunca kötü olan tavşan bir kız çocuğunun onu sahiplenmesinin ardından sevimli bir evcil hayvana dönüşüyor.

Tavşanın çetesinin adının da Devrim olması ve kendilerinden olmayanlara -evcil hayvan ve insan- kötü davranması yapımcıların diğer filmlerinde de oldukça baskın olan kapitalist sisteme övgülerinin devamı niteliğindedir. Ayrıca biraz daha ileri gidip sokak hayvanları, evcil hayvanlar, insanlar olarak ayrım yaparak ırkçılığa, tavşan ve çetesinin evcil hayvanlara ve insanlara kötü davranmasıda faşizanlığa da bir anlamda destek verdiğini göstermektedir.  Ayrıca filmde bol bol intikam yemini de edilmektedir.

Peki bu film hiç mi olumlu bir şey söylemiyor? Elbette ki olumlu söylemlere sahip;

  • İnsanların sıkılınca ya da işleri bitince hayvanları terk ettikleri ve bunun hayvanları üzdüğünü, onların da duyguları olan birer canlı olduğunun unutulmaması gerektiği,
  • Evcil hayvanlar arkadaşlarını kurtarmak için bir araya gelip farklı yetkinliklerini kullanmarı ve başarılı olmaları ‘ birlikten kuvvet doğar , herkesin kendine has bir yeteneği mutlaka vardır’ söylemini oluşturması
  • Fiziksel değil zihinsel gücün yani aklın önemi daha fazladır,
  • Herkes en az bir şansı hak eder.

Sonuç olarak hedef kitlesi ve konusu bakımında çocuk filmi olarak yola çıkılan film çocuklardan ziyade yetişkinleri hedef almış.

 

 

Truman Show’laşmak

1998 yılında vizyona giren Truman Show adlı filmde tüm hayatı kameralar önünde geçen fakat bu durumun farkında olmayan Truman’ın hikayesi anlatılır. George Orwell’in 1984 adlı kitabında ki distopyası gibi filmde bir distopya niteliği taşımaktadır ve bu distopya gerçeğe dönüşmüştür.

Biri Bizi Gözetliyor, Gelinim Olur musun, Dokun Bana gibi realite showlarla başlayan her anının kameralar tarafından kaydedildiği bir hayatı yaşamak Truman Show filmini gerçeğe dönüştürdü, ufak ama önemli bir farkla; Truman yaşadığı sanallığı gerçek zannediyordu, programlara katılanlar ise gerçekliği sanal yaptı. Bir süre bu yayınlara ara verildi ancak o sürede insanların hayatına hızlı bir şekilde sosyal medya girdi. Facebook ile başlayan sonrasında Twitter ve İnstagram’ın da hayata girmesiyle her yanımızı kendimizin çevirdiği kameralara mahkum bıraktık. Teknoloji özgür bırakıyor derken görünmeyen parmaklıklar altına girmeye gönüllü olduk.

Truman Show filmindeki gizli reklam uygulamasına, günümüzde sahip olduğumuz sosyal medya hesaplarında daha da gizli bir şekilde maruz kalıyoruz. Üstelik bu reklam bir firma değil bizim sosyal çevremiz. Yapılan bir araştırma sonucu olarak sosyal medyada fazla vakit geçiren insanların hayatlarında mutsuz olduğunu açığa çıkarmıştır. Peki neden bu kadar sosyal medyada vakit geçiriyor ve hayatlarımızı başkalarına göstermekten ve başkalarının hayatlarını izlemekten bu kadar hoşlanıyoruz?

Kapitalist sisteme göre sürekli yeni ürünler almaya odaklandırıldık, her şeyin yeni ve son model olması gerekmekte aksi halde sosyal çevrede dışlanan, istenmeyen bir topluluğa ait olamayan bireyler oluyoruz düşüncesi empoze edildi. Bu düşünceyle insanlar başka hayatları izleyip, başkalarının sahip olduğu ama  kendilerinin sahip olamadığı hayatlara bakarak kendilerine balondan hayaller ve hayatlar yarattılar.

Alınan “like”lara  göre o insanın popülerliği belirlenmeye başlandı. Kendilerine güveni az olan birey o beğenilerde ki hayatları taklit ederek daha sosyal ve daha popüler biri olmaya çalışır. Popüler olma çabası yapay bir insan olmanın ötesine gidememektedir.

Sonuç olarak bir çok insanın kendini arama çabası, teknolojinin de yardımıyla tek tip insanlar oluşturdu. Herkes elindeki telefonlarla, tabletlerle birer Truman Show’a dönüştü.

Yoksa siz hala Truman Showlaştıramadıklarımızdan mısınız?

 

 

 

 

Step Up 1,2,3,4,5

” Başkalarının haytanı yaşamak için yaşam çok kısa”

            Birbirinden farklı insanı birleştiren en önemli, kendini en iyi ifade etmenin yoludur sanat. Gerek yazarak, gerek filme çekerek gerek anı dondurarak, besteler yaparak, şarkı söyleyerek, renklerinin dilini kullanarak ya da susup bedenini sadece müziğe vererek derdini anlatabilir insan. Farklı dilden, dinden, ırkdan bir önemi yoktur sanatı icra ederken, kendini ver yeter.

    2006 yılında başlayan Step Up serisinin ana düşüncesi; “hayallerinin peşinden tutkuyla git mutlaka başarırsın.” Farklı hayatların, farklı yaşamların ve farklı sıkıntıların anlatıldığı filmde hayallerinin peşinden koşan gençlerin birbirilerine sımsıkı bağlanması ve mücadeleleri anlatılmaktadır. Dertlerini, mutluluklarını, umutlarını , dostluklarını, aşklarını dansla gösterirler.

 Müzikal olan filmin  aksiyon sahneleri kendi dillerinde savaş olarak adlandırdıkları dans pisttinde yoğundur. Mutlu sonun olacağı aslında filmin en başında bellidir yine de yarışmaları izlerken izleyiciler bir heyecana kapılır. Titanic’in batacağının bilinmesine rağmen battığı zaman yaşana hüzün,seride savaşların -yarışmaların- kazanıldığı zaman yaşanan mutlulukla eş değerdir.

Her bir film kendi içinde değerlendirildiği zaman ortak bir nokta çıkıyor ‘umut’… Seri içinde bolca mücadele barındırmasına rağmen izleyenlere bir o kadar da umut aşılar. “başkalarının hayatını yaşamak için yaşam çok kısa” serinin ikinci filmine ait bir replik. Hemen hemen tüm toplumlarda olan ama  özellikle geleneksel toplumlarda yaşanan bir durumdur başkalarının hayatını kendi hayatınmış gibi yaşamak. Başkalarının bireyler üzerinde söz hakkına  sahip olduğu düşüncesine sahip olan toplumlarda, insanlar çoğunluğun kabulünü görmek için kendi düşüncelerinden, amaç ve hayallerinden vazgeçerek çoğunluğun belirlediği etik normlara uygun bir hayatı seçerler. Çoğu birey bu durumdan dolayı mutlu değildir ancak başka çaresi de yoktur. Çünkü sistemin getirdiği bazı yükümlülükler vardır; ödenmesi gereken kira, fatura vb. Kimi zaman tutkuları sistemin gerekliliklerini yerine getirmesi için yeterli değildir  ve o anda çatışma başlar sistem ve birey arasında. Eğer hayallerine tutkuyla bağlıyla o zaman sisteme karşı çıkar. Bu karşı çıkış aynı zamanda  gruba olan aidiyete de karşı çıkıştır.  Çünkü birey yalnız olamaz mutlak suretle bir yere ait olmalı, kabul görmeli ve takdir edilmedir.

    Sistemin en büyük kozu aidiyet duygusudur; bireyin aidiyet duygusunu bireyin kendinden önemli kılar. Bu yüzden her daim reklamlarda, dizilerde ve filmlerde ait olunan yerin sağlamlığı için neler yapılması ya da neler alınması gerektiği söylenmektedir. En son teknolojiye sahip olunmadan, moda olanı giyimeden, fiziken güzel ya da yakışıklı olunmadan sistemde yeri  yoktur bireyin. Eğer diğerlerinden daha uzun,şişman,kel,kısa ya da zayıfsa bireye toplum tarafından  bir ket vurulur. Şivesi genelden farklıysa alay konusu olabilir, söylenen bedenlerde değilse istediği gibi giyinme hakkı yoktur. Toplumun uygun gördüğü saatlerde evi dışında vakit geçirmelidir aksi takdirde kötü bir şey yaşaması çok normaldir.

     Step Up filmi sisteme ve sistemin getirdiği ayrışmalara karşı çıkmaktadır. Uzun, kısa, çekik gözlü, siyahi, kadın, erkek hep birlikte amaçları doğrultusunda bir topluluk oluştururlar ve mücadele ederler. Filmde salt kötü ya da salt iyi yoktur. Ancak anti kahraman olarak adlandırılabilecek olan grupta tek bir lider vardır ve eğer o liderin sözünden dışarı çıkan olursa aileden atılır. ( Gruplarına aile diyorlar). Ana kahraman olan grupta ise demokratik durum vardır. Çoğunluğun dediği geçerlidir ve ne olursa olsun birbirilerini kollarlar.

     Joseph Campbell ” Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı yapıtında kahramanın yola çıkması için bir çağrı olması gerektiğini söyler. Daha sonra kahraman yola çıkar,yolculuk boyunca bir sürü engelle karşılaşır ve kendi kabuğuna çekilir en sonunda ise kabuğundan çıkarak yolculuğuna devam eder. Step Up serisinde kahramlara gelen çağrı genelde yüksek meblağda para ödülü vaat eden dans yarışmalarıdır. Kahramanların paraya ihtiyaçları vardır ve tutkuyla yaptıkları tek şey danstır. Kendilerini dans grubuna ait hissederler. Eksikliklerini ki bu genelde ailedir dans grubunda giderirler. Aileleri için çağrıya kulak verirler ve yarışma için hazırlanırlar. Ancak yaşadıkları bazı olumsuzluklar kendi kabuklarına çekilmeye zorlar. Bir çok filmde olduğu gibi bu seride de tüm olumsuzlukları yenip başarıya ulaşırlar.

       Serinin son filminde büyük anne mücadeleyi bırakan kahramana ” mücadeleyi bırakma hangimiz kusursuzuz ki, neresi kusursuz ki? Ne yapman gerekiyor biliyorsun git ve onu yap.” der.  Kahraman ikinci kez çağrıya kulak verir ve yolcuğu bitirir.

“Hangimiz kusursuzuz ki, neresi kusursuz ki?”

Nar

Ümit Ünal imzalı film beş kişinin kesişen hikayesini anlatmaktadır. Oyuncu olan Deniz ve filmin ilerleyen zamanlarında sevgilisi olduğu anlaşılan Asuman’ın evine falcı bir kadının gelmesiyle yaşanan yüzleşmeleri anlatmaktadır. Film Birhan Keskin’in “dürtme içimdeki narı/ üzerimde beyaz gömlek var…” dizeleriyle başlamaktadır.

Nar bir çok inanışta çeşitli öneme sahiptir. Antik Mitolojiye göre nar; Tanrıça Hera’ya adanmıştır. Aynı zamanda Afrodit’in de kutsal meyvesi olduğu söylenmektedir. Nar meyvesi ve çok sayıda tohum ve kırmızı rengiyle kadının üretkenliğinin de sembolize etmektedir. (Hasan Torlak,2011)

Yahudi inancına göre nar; doğruluğu simgeler. Bir inanca göre Adem ile Havva’nın yasak meyvesi elma değil nardır.  Bu yüzden de Hıristiyanlar’ın dini süslemelerinde nar sıklıkla kullanılmaktadır.  Papaz giysileri, oda duvarlarına asılan dinsel süsleme kumaşlarda ve metal işlerinde nar motiflerine rastlanmaktadır. (Hasan Torlak,2011)  Kur’an’da nar sözcüğü üç kez geçmektedir.  Enam Suresi 99 ve 141. ayetlerinde, Rahman Suresi 68. ayetinde geçmektedir. Ikisinde Allah’ın yarattığı güzel şeylerin bir örneği olarak anlatılmaktadır.

Dini ve mitolojik anlamlarının yanı sıra nar bir bütün olarak ele alındığında toplumu simgelemektedir. Tanelerini bir arada tutan şey üzerindeki zarıdır. Zarın yırtılmasıyla parçalar bir anda dağılır. Dağılan parçalarda aslında her birinin farklı olduğu ortaya çıkmaktadır.  Filmdeki karakterler de toplumun birer parçası ancak her birinin farklı inançları var. Biri bilme inanmakta, biri batıl güçlerine bir paranın gücüne bir diğeri de kendi hayal gücüne inanmaktadır.

Fal filmin ana konusunuymuş gibi görünmekte ancak yalnızca olayların başlama nedenidir. “kahve falı için kahve miktarı önemlidir. Kahveyi fazla kaçırırsan telve çok olur falın karanlık çıkar, az olursa falda bir şey çıkmaz.” Falcının eve gelmesiyle beraber Deniz merakına yenik düşer ve kendisini Asuman olarak tanıtır.  Bu da kişilerin değil de yer aldıkları sınıfların önemli olduğunu ve herkesin her zaman her yerde aynı rolü oynayabileceğini ve adaletsizliğin hiç değişmeyeceği olarak okunabilir. ( Süleyman Demirel Üniversitesi Dergisi)

Film Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı eserinde olduğu gibi bir adalet arayışını anlatmaktadır. Falcı kadın başına gelen kötü olayın sorumlusunu doktor Asuman olarak görmekte ve kendi yöntemleriyle onu cezalandırmak istemektedir.  Asuman karakteri yönetici konumuna bir kadının gelmesinin ne kadar zor olduğunu ve yönetici konumuna gelen kadının bu konumunu koruyabilmesi için harcadığı çabanın özel yaşamını da etkilediğini göstermektedir. İktidara eril bir bakış açısı vardır.

Filmde beş farklı kadın karakter bulunmaktadır. Ancak iki tanesi sadece temsil edilmekte gösterilmemektedir.

Deniz’in falcı kadının verdiği ilaç yüzünden kısa süreli felç olması onun duygusal zayıflığını ve güçsüzlüğünü vurgulamaktadır.

 

 

Dünüm Bugünüm Yarınım; Babam ve Oğlum

2005 yılı yapımı Çağan Irmak imzalı Babam ve Oğlum filmi; baba oğul ilişkisi üzerine yapılmış dram türünde bir filmdir. Ziraat Mühendisliği okumak için İzmir’den İstanbul’a gönderilen Sadık (Fikret Kuşkan) babasından gizli gazetecilik okumaya başlar. Babasına söylediğinde baba oğul arasında tartışma çıkar ve Sadık evden kovulur. Yıllarca annesi ile gizli görüşen Sadık 12 Eylül sırasında yazdığı yazılardan dolayı işkence görür, çocuğunun doğumu sırasında eşini kaybeder ve işkencelerden dolayı ciğerleri su toplar, çok az bir ömrü kaldığını öğrenir. Yedi yaşındaki oğlunu da alarak baba evine Seferihisar’a geri döner.

Film ilk bakışta bir aile dramı olarak görülmektedir. Kuşak çatışmasından doğan bir anlaşmazlık gibi gösterilse de film aslında gizli bir politik filmdir. Ataerkil düzende baba her zaman devleti temsil etmektedir. Kültürel söylemlerde “devlet baba” tabiri çok kullanılır. Babam ve Oğlum filminde de baba figürü otoriter bir devleti temsil etmektedir. Anne karakteri genellikle filmlerde bağışlayıcı, yetiştirdiği herkesi her şeyi olduğu gibi benimseyen bağrına basan olarak gösterilir. Eko Feminizm ve Kültürel Feminizm‘de kadını sahiplenildiğinden, doğurganlığından dolayı doğayla eş tutar. Kavgayı, savaşı erkeklerin çıkardığını söyler.  Çağan Irmak’ta filminde anneyi yumuşak, kocasından gizli saklı olarak oğluyla torunuyla görüşen, geleneksel anne figürü olarak yansıtmaktadır. Sadık filmin çekildiği dönemdeki halkı oğlu Deniz ise geleceği temsil etmektedir.

Seksenler‘de yaşayan bir çok insan siyasi ortamdan, devlet baskısından etkilenmiştir. Kimi ailesini kaybetmiş kimi uzun süren işkencelere maruz kalmış ve bu yüzden gerek fiziksel gerekse ruhsal olarak hastalanmıştır. Gelişmekte olan diye adlandıran az gelişmiş ülkelerin bir çoğunda devlet sosyal düzenin varlığını korumak için herkesi aynı düşünmeye, farklı fikirleri engellemeye, çok sesliliğe karşı bir şekilde otorite kurar. Kendi gibi düşünmeyenleri cezalandırır. Seksen döneminde de siyasi olarak insanlar taraf olmuş, fikir çatışmasını kavgaya döndürmüş, bir kesim insan hapislerde cezalandırılmış, bazıları asılmış bazıları sürgüne yollanmış ya da kaçmak durumunda kalmıştır. Kaçan insanlar geri döndüklerinde çok büyük sıkıntılar yaşamış aynı sıkıntıları çocuklarının yaşayacağından korkmuştur. İşte Sadık hem hapse giren kesimin hem de kendi fikirlerini savunduğu ve kendi hayallerini yaşamak için yurt dışına kaçan kesimi temsil etmektedir. Geri döndüğünde hastadır. Babasına hastalığını açıkladığı sahne dönemin ve durumun anlaşılması açısından önem taşımaktadır. “…Gördüm baba, görmem mi hiç, peki sen hiç bir çocuğun büyüyeceğini görememek ne demek bunu bildin mi? Hiç bilir misin bu duyguyu? Hayat devam edecek, birileri yeni kitaplar yazacak okuyamayacaksın, yeni filmler çekilecek izleyemeyeceksin, sevdiğin bir şarkıyı bir daha dinlemek isterken dinleyemeyeceksin… Bunlar kolay alışır insan; ama onu büyürken izleyememek, yanında olamamak, ilk kız arkadaşını göremeyecek olmak…Neden bu isimleri koydun bize baba? Bu kadar mı korktun taa en başından beri bizden? Bu kadar mı yön vermek istedin hayatımıza bize, ben kendi yolumu bulmak isteyince he!…Ona bir oda ver baba zaman zaman çıkıp gidebileceği bir odası olsun…” Bir dönemin acı çeken gençliği bir süre sonra yeni nesiller yetiştirecek yaşlara gelir. Kendilerinin maruz kaldıkları baskılara inat çocuklarını özgür bırakırlar. Çocukların bir odası olur zaman zaman çıkıp gidebileceği bir odası… Ancak o daha özgür yetiştirilen çocukların başında özgür düşünceli, kendi fikirlerini rahat rahat savunmalarına izin veren babaları maalesef olmaz. Onlar dedelerinin verdikleri cezaların sonucunu yaşarlar. Çocuklara bu sefer dedeleri bakar, büyütür. Kendi isteklerini yaşadıklarını ya da yaşayacaklarını düşünürler ama tarih tekrar eder. Filmin son sahnesinde Deniz film makinesi ile babasının gençliğini görür dedesinin kucağında. Orta kuşak yok edilmiş bir kuşaktır. Sosyologların büyük bir kısmı doksanlar dönemini yitik kuşak olarak değerlendirir. Geçmişten kopmaya çalışan ancak geçmişe bağlı kalanlar tarafından yetiştirilmiş, her daim korku ve baskıya maruz kalmış bir neslin çocuklarıdır doksanlar. Okumanın kötü olduğu düşüncesi alttan alta işlenmiş, yeni çıkan teknoloji ile hayatla olan bağlantıları kesilmiş. Hayal etmeleri yerine hap gibi hazır olarak ellerine, benliklerine verilmiştir. Özgürlük düşüncesi ile bir önceki kuşaklara benzemesinler diye sözde özgülükleri vardır. Görünmeyen tellerle etrafları çevrilmiştir.

“Büyüdükçe hayaller küçülür mü baba?” Bu soru küçük Deniz’den gelir filmin son sahnesinde. Gelecek neslin geçmişiyle vedasıdır bu. İnsanlar küçükken hayal eder, büyür ve hayallerine hayatlar engel olur.