Tabutta Rövaşata; Kendine, Hayata ve Ötekine Bakış

1996 yılında Derviş Zaim’in uzun metraj olarak çekmiş olduğu ilk filmdir. Filmin konusunu Rumeli Hisarı’nda sokakta yaşayan Mahsun’un( Ahmet Uğurlu) hikayesi oluşturmaktadır. Mahsun kimi zaman sokakta üşümemek için kimi zamansa hiçbir zaman sahip olamadığı ve olamayacağı arabaları çalarak yaşamını sürdürmektedir. Ancak her hırsızlığın sonu polise yakalanarak bitmektedir. Reis olarak hitap ettikleri balıkçı ( Tuncel Kurtiz) bir baba gibi Mahsun’u koruyup kollamakta çoğu zamanda polislere karşı onu savunmaktadır.

Film öteki kavramını, evsiz olan baş karakter Mahsun ve filmin başında ölen arkadaşı Sarı’nın yalnızlığı üzerine kurmaktadır. Film boyunca karakterleri saf kötü veya saf iyi olarak görmeyiz. Yaptıkları yanlışların altında izleyicinin empati kurmasına neden olacak hep bir neden bulunmaktadır. Mahsun arabaları ısınmak için çalmaktadır ve aynı zamanda sokakta onun gibi evsiz olan küçük bir köpeği de arabaya alarak onun da ısınmasını sağlamaktadır. Aslında sokak köpeği ve evsiz insanın birçok kişi için fark neredeyse yoktur çünkü ikisi de ötekidir. İkisi de sığınmak için bir yer arar, yemek yemek için birilerine muhtaçtırlar. Bakımlı ve temiz değildirler ve ikisi de yalnızdırlar… Peki ev nedir? Filmin başından beri sorduğu temel soru aslında “ev nedir? Duvarı olan insanı soğuktan, sıcaktan, yağmurdan vs. gibi dış etmenlerden koruyan beton yığını mı yoksa insanın kendi dünyasını oluşturduğu, güvende hissettiği yer mi?” Ya da şunu sorabiliriz kendimize “Bir insanın yaşam alanını belirleyen şey sahip olduğu mekân mıdır, yoksa o mekanla kurduğu ilişki midir?” Niche’ye göre bir birey içinde bulunduğu çevrenin sunduğu imkanlar kadar, o imkanlar üzerinden geliştirdiği ilişkiler üzerinden de var olur. Bachelard’ a göre ev ise insansının ilk köşesi, hayal kurmayı koruyan yerdir. Mahsun’un bu anlamda bir evi yoktur ancak onun dünyası her gün batımında yıkılır gün doğumunda ise yeniden kurulur. Çünkü Mahsun’un evi dört duvarla örülmemiştir. Kendi istediği şekilde kendi istedikleri ve ilişki kurduklarıyla örülmüştür. Bir insanın özünü ve kimliklerini evi oluşturur. Ailesi, mesleği, adresi gibi toplumsal kimliklerin birleştiği yer evidir. Ancak Mahsun’un bir evi yoktur. Toplumsal anlamda kimliği olmadığı için aslında Mahsun çıplak ve korumasızdır. Sarter insanın bu çıplaklık durumunu insanın asıl durumu olarak yorumlamaktadır. Mahsun ise bunu uç noktasına kadar yaşamaktadır. Araba çalar ancak çalmasındaki nedenlerden biri ısınmaktır. Bu eylemi saf bir kötülükten ziyade ihtiyaçtan dolayı yapmaktadır.

Mahsun toplumun ötekisidir. Çünkü düzenin dışında kalandır. Biz ve öteki kavramını yönetmen Mahsun’un evsizliği üzerinden anlatmaktadır. Evi olanlar içeridedir, olmayanlar dışarıdadır. Dışarıda olanlar bizden değildir çünkü yaratılan bir düzen vardır ve o dışarıdakiler o düzeni bozanlardır. Ancak Mahsun geçi olarak içeride oluyor, arabada, kahvede, kayıkta ona verilen bir odada. Kalıcı olmasa da bir ev kurma isteği aslında Niche’nin de söylediği ilişki kurma isteğinden dolayı olmaktadır. Filmin adını oluşturan Tabutta Rövaşata deyimi de aslında Mahsun’un tam olarak yaşadığı durumu özetlemektedir. Öteki olduğu için görülmeyen, ancak görünmeyen haliyle bile rövaşata atarak hayat denilen oyunu sürdürme isteği ve belki de direnç.

Mahsun hiçbir zaman tam anlamıyla kentli olamamıştır. Kentin sokaklarında yürür, kahvehanede insanlarla sosyalleşir, kendi gibi öteki olan bir kadına âşık olur. Ancak hiçbir zaman kentin bir parçası olamaz. Bir çelişkidir aslında onun yaşadığı. Çünkü fiziksel olarak kentlidir kentin içindedir lakin toplumsal olarak dışındadır. Çünkü İstanbul büyük bir şehirdir ve maalesef grupların kentteki tüm imkanlara ulaşması eşit değildir. Kentte yaşayan birçok insanın ulaşım, sosyalleşme gibi sebeplerden dolayı kullanmış olduğu mekanlar Mahsun’un yaşam alanıdır. Filmdeki sokak gösterimi toplumsal eşitsizliğin mekânsal olarak gösterimidir. Bu açıdan bakıldığında kentli olanların sadece geçiş aracı olarak kullandığı sokaklarda yaşayanlar hem ötekidir hem de görünmeyenler.

Ötekiler sadece görülmeyenler midir? Yoksa kitle iletişim araçlarıyla aynı zamanda tüketim nesnesi haline gelen canlılar mıdır? Televizyonda, sosyal medyada gördüğümüz öteli olarak tanımlanan insanların yaşamlarını ve yaptıklarını izleyerek aslında onları aynı zamanda birer tüketim nesnesi haline getirmiyor muyuz? Yıllardır sadece kendi küçük ve birçoğu kendi gibi öteki arkadaşları olan Mahsun tavus kuşunu kaçırdığında ve yemeğe kalktığında haberlere çıkıp bir skandala dönüşmüştür. Yani artık Mahsun sadece öteki değil aynı zamanda tüketilen bir nesnedir.

Filmdeki bir diğer öteki ise Mahsun’nun âşık olduğu kadındır. Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında geleneksel toplumlarda kadın; evinde oturan, belli bir yaşa geldiğinde evlenen ve toplumun ondan beklediği sorumlulukları yerine getiren kişidir. Fakat Mahsun’un âşık olduğu kadın, uyuşturucu bağımlısı ve geçimini özellikle de bağımlı olduğu maddeyi alabilmek için bedenini pazarlayan bir kadındır. Bu sebeplerden dolayı da toplum tarafından dışlanmıştır. İki karakterin de film boyunca geçmişine dair bilgiler verilmemektedir. Neden öteki olduğuna dair fikirler izleyiciye bırakılmıştır. Ancak iki karakterde farklı şekillerde toplumun dışında, kenarında yaşayan bireylerdir. Mahsun’un ilgi duymasındaki nedenlerin başında kadının Mahsun’u görmesidir. Mahsun o kadın için görünmez değildir ve tek bir kişi için bile olsa öteki değildir. Bir aidiyet hissinden başlayan arkadaşlık ilişkisi güvenli, sürdürülebilir ve karşılıklı bir ilişkiye dönüşmez. Aslında iki karakterin aidiyet arayışı başarısızlıkla sonuçlanır.

Öteki olma, evsiz olma ve birine ya da bir yere ait olamama durumu Mahsun’un otomobillere karşı olan ilgisiyle de izleyiciye aktarılmaktadır. Çünkü her ne kadar ısınma amacı için hırsızlık yapsa da aynı zamanda otomobil bir özgürlük aracıdır. Mahsun’a geçici özel alanlar sunmaktadır ve bu alanlar onun için geçici de olsa kendi dünyasında yaşam alanıdır. Arabaları okşayarak temizler, sabah aldığı yere geri bırakır ve aslında sahip olamadı ne varsa ona karşı bir bağ kurar. Peki biziler toplum nezdinde öteki olarak tanımlanmayanlar sadece sahip olduğumuz şeylere karşı mı bir bağ kuruyoruz yoksa sahip olamadıklarımızla da bir bağ kuruyor muyuz? Bağ kurmak dediğimiz şey sadece gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz bir şey midir, hayalini kurduğumuz bizim olduğunu düşündüğümüzde mutlu veya huzurlu olmamız da bağ kurduğumuz anlamına gelmiyor mu? Mesela gündelik hayatta toplumsal aidiyet hissettiğimiz yerler, iletişim kurduğumuz yerlerle de bir bağ kuruyor muyuz? Mahsun için otomobiller dışında toplumsal aidiyet hissettiği bir başka yer kahvehanedir. İnsanlarla iletişim kurar, ısınır geçici de olsa barınır. Ancak tam anlamıyla güvenli ve kalıcı bir yer değildir çünkü orada geçici olarak bile olsa barınabilmesi için ekonomisi yeterli değildir başkalarına ihtiyacı vardır. Başkalarıyla iletişim kurması, ilişki halinde olması bir bağ kurmasını sağlamaktadır. Ancak bu bağın devamı için ekonomik olarak başkalarına ihtiyaç duymaktadır o da Mahsun’u daha kırılgan yapmaktadır.

Yoksulluk yalnızca ekonomik koşulları değil aynı zamanda duygusal aidiyetleri ve ahlaki tercihleri de etkilemektedir. Mahsun filmin başından beri hayvanlara karşı hep vicdanlı davranmıştır. Küçük bir köpeği üşümesin diye arabaya alır, çarptığı köpeği orada bırakmaz ve veterinere götürür. Daha sonra ise Topkapı Sarayı’ndan tavus kuşu çalar. Başta yarenlik etmek için çalmış olsa da daha sonra açlığına yenik düşer ve onu yemek ister. Tavus kuşu önemli bir simgedir. Çünkü zenginliğin, ihtişamın ve güzelliğin simgesidir. Mahsun’da bulunmayan özelliklerin simgesi. Mahsun sahip olamadığı ne varsa bir kuş ile sahip olmak istemiştir. Ancak insanın en temel ihtiyacı olan hayatta kalma dürtüsü sahip olmak istediği ikincil belki de daha alt sıralarda yer alan dürtülerin önüne geçmiştir.

Sonuç olarak film bir karakter üzerinden öteki, aidiyet, ev, ahlak üzerine sorgulamalar yapmaktadır. Yani Mahsun toplumun sahip olduğu şeylere, toplumun normları dışında olan eylemlerle geçici olsa da sahip olabilir ancak bir tek kendi varoluşuna sahip olamaz. Peki ya biz sadece toplumdaki bireylerin sahip olduğu şeylere mi sahibiz yoksa kendi varoluşumuza da sahip miyiz?