Küçük Prens; Boğa Yılanının İçinde ki Fil

Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry tarafından yazılan ve 1943’te yayımlanan masal. Dünyanın en çok satan ve okunan kitabından uyarlama olan animasyon filmi 2015 yılında vizyona girmiştir. Uyarlama olan film temel olarak konuya sadık kalmış, Küçük Prens ile tanışan pilot ile onun hikayesini dinleyen ve okuyan küçük kızın dostluğunu anlatmaktadır.

Küçük kızın hayatının planlaması annesi tarafından yapılmıştır. Kaçta kalkacağı, saat kaçta yemek yiyeceği günlük çalışma takvimi… Bir arkadaşı olduğunu söylediğinde onunla ne zaman buluşabileceğini bile annesi hayat planınında ki programına bakarak söyler. Küçük kızın ne istediği değil hayattaki “en”lere sahip olmasıdır annesi için önemli olan.

“Büyükler sayılara bayılırlar. Tutalım, onlara yeni edindiğiniz bir arkadaştan söz açtınız, asıl sorulacak şeyleri sormazlar. Sesi nasılmış, hangi oyunları severmiş, kelebek biriktirir miymiş, sormazlar bile.”

Her insan yetişkinliğe eriştiğinde çeşitli kalıplara sokulmaktadır. En önemlisi de düzenli bir hayatın. Düzenli bir hayat açın aynı saatte yatıp aynı saate kalkman her zaman işe aynı saatte gitmen, aynı gün maaş alman gerekir. Daha çok çalışmalısın ki daha fazla  para kazanabilmesin çünkü oturduğun evden daha bir evin olmalı ya da daha iyi bir araban ihtiyacının olup olmadığı önemli bile değil. Mutlu musun kimin umrunda toplumdaki  herkes sana ‘normal’ gözüyle baksın yeter! Hayal kurmak bırak o çocukların işi sen bir yetişkinsin. Belli bir yaşa geldin daha evlenmedin mi? Evlendin ee çocuksuz evlilik mi olur? Artık evlisin sorumlulukların var o kadar gezemezsin? Koskoca insan olduğuna göre artık oyun oynamaya da gerek yok.  Eee işler nasıl?

Öğrenciliğin ilk yıllarından itibaren yukarıdaki basma kalıp bir hayata hazırlanıyor insan. Gökyüzünü mavi yerine pembe yaparsan resim dersinden geçemiyorsun. Senin için köpek havlamak zorunda değil belki ama öğretmeninin onayını almak istiyorsan havlamalısın.  Büyürken o kadar çok makasa tabii tutuluyor ki hayal gücümüz birer yetişkin olduğumuzda elimizde kalan sadece rüyalarımız oluyor.  Küçük Prens’in de dediği gibi;

“İnsanlar hayal etmekten yoksundurlar. Onlar sadece kendilerine söylenenleri tekrar edip dururlar.”

Hayallerini, hayal güçlerini kaybeden insanlar hırslı ve bencil birer insana dönüşüyorlar. Kendilerinden başka hiç bir şey onlar için önemli olmuyor. İşlerine yaradığı müddetçe yanlarında tutuyorlar ve kısa süreliğine seviyorlar. Kitapta ve de filmde anlatılan şapkalı adama dönüşüyoruz ya da dönüştürülüyoruz.  Oysa hiç bir şey ve de hiç birimiz mükemmel değiliz olamayız da…

“İnsanlarla birlikteyken de yalnız kalınır.”

Büyük şehirlerde artık yalnız olmaya başladık. Paylaşmaya vaktimiz yok sürekli bir şeylere bir yerlere yetişmek zorunda kalıyoruz. Yalnızlaştıkça mutsuz oluyoruz. Bunu kabul etmemek için yalandan hayatlar yaşayıp internet sayfalarımıza sürekli gülen gezen fotoğraflar atıp ‘beğeni’ ve ‘takip’ sayımıza göre mutlu oluyoruz. Gerçek anlamda yanında olan kişi sayısından ziyade takipçi sayısının önemli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sahte kalabalıklarda o kadar çok yalnızız ki kendi  sesimizden başka ses duymayı o kadar çok unuttuk ki farklı seslere tahammülümüz kalmadı.

Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir.”

Saatin tik takları belirliyor yetişkinlerin zamanlarını, ona uymak zorunda kalıyor geleceğin yetişkinleri… Hayatımızdaki önemli şeylerin değeri var mıdır? Sevginin, emeğin, gözlerdeki ışın yüzlerde ki mutluluğun fiyatı şudur denilebilir mi? Ya da bir kilo mutluluk alayım karşılığında beş kilo göz yaşı vereyim mi diyoruz.  Hayatımızda önemli olan şeyler bizim olduğu için önemlidir. Birini ya da bir şeyi sadece severiz karşılığı olmadan. Saatin tik taklarının sayısının hiç bir önemi yoktur sevdiklerimizle geçirdiğimiz zaman. Tilkinin Küçük Prense söylediği  “İnsanları kolayca tanıyamazsın. Onların tanımaya ayıracak zamanları yoktur. Yediklerini, içtiklerini bile dükkanlardan hazır olarak alıyorlar. Ama dost satan dükkanları olmadığı için dostları da yoktur.”  Saatin tik taklarını  insanları tanımak için harcasak ne dost alabileceğimiz dükkanlara ihtiyacımız olacak ne de sanal ortamdaki beğeni butonlarına…

Oysa çocukken çok kolaydır arkadaş olmak. ” Benimle oynar mısın?” ya da ” Seninle oynayabilir miyim?” cümleleriyle başlar. Birlikte hayal kurmakla devam eder. Olmayacak hayallerin peşinden koşarak başlar büyümek ve dost kalmak. Yanındayken çocuklaşabildiğimiz insanlar değil midir bizim dostlarımız?

Pastadaki mumların sayısı arttıkça saflığımız masumiyetimiz azalıyor. Zamanla unutuyoruz bir zamanlar bizler de çocuktuk. Ama unuttuğumuz bir şey daha var hayat çocukluktan yetişkinliğe oradan tekrar çocukluğa giden bir süreç.

Her zaman fil yutan boa yılanı görmen dileğiyle… Bir yıldız seç ne zaman istersen o yıldızla hem Küçük Prensi hem de artık göremeyeceğin sevdiklerine selam gönderebilirsin…

 

Moana

2016 yılında çekilen ve bir Disney filmi olan Moana, Hawaii Mitoloji olan Tefiti’nin çalınan kalbini geri yerine takmaya çalışan Moana’nın hikayesini anlatıyor. Klasik Disney filmlerinin aksine Moana’da güzel bir prenses ve yakışıklı bir prens bulunmuyor ayrıca Disney’in filmlerinde sıkça konu olan ‘aşk’da bu filmde yer almamış. Dostluk, cesaret ve kendini bulma temaları filmde bolca tekrarlanmış.

“Başlangıçta sadece okyanus vardı.” Film bu replikle başlıyor.Bir çok kültürde Dünya’nın oluşumuyla ilgili söylenen ‘her şey önceden bir toz bulutuydu’ söylencesinin aksine her şeyden önce okyanus ve suyun olduğuna dair bir mitoloji anlatılıyor. Tefiti ( Doğa Ana) yaratma gücüne sahiptir. Ancak ailesi tarafından terk edilip tanrılar tarafından yetiştirilen ve yarı tanrı olan Maui’nin kendini sevdirmek amacıyla kalbini çalması, Tefiti’yi kızdırır ve toprağın ve ateşin kötü ruhu olan Teka’ya çevirir. Kalbine yeniden kavuşmasıyla Teka yok olur ve Dünya yeniden eski yeşil verimli günlerine döner.

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı eserde kahramanın yola çıkması için bir çağrının geldiğini, kahramanın önce bu çağrıya kulak verdiğini daha sonra bir şekilde yola çıkmaktan vazgeçtiğini, ancak ikinci çağrıyla yola çıktığını anlatır. Kahraman yolda yaşadıklarından sonra yolculuktan vazgeçer fakat kabuğuna çekilme fazla uzun sürmez ve yolcuğu tamamlar. Moana’ya gelen ilk çağrı büyükannesinin Tefiti’nin hikayesini anlatmasıyla gelir. Hikayeyi duyduğu an denize gider, Karetta Karetta’ya yardım eder ve okyanus Tefiti’nin kalbini ona verir. Ancak yaşının çok küçük olması kahramanın yola çıkmasını engeller. İkinci çağrı, kabile şefi olacağı gün büyükannesini deniz kenarında dans etmesi ve aralarındaki konuşmayla gelir. Bu sefer de babasının yaşadığı kötü olaylardan dolayı kızının denize açılmasına izin vermemesi Moana’nın yolculuğa çıkmasını engeller. Fakat büyükannenin hastalandığı an Moana’nın yolculuğunun başlangıcı olur. Bu yolculuk sadece Tefiti’nin kalbini yerine takarak Dünya’yı kurtarmak değil aynı zamanda Maui ve Moana’nın kendine yaptığı bir yolcuktur. Tefiti’nin kalbinin deseni de hologram şeklinde olması kendine dönüşü simgeler.

Film “bazen güçlü taraflarımız yüzeyin altında gizlidir” der. İnsanlar dünyaya geldiklerinde kendileri farkında olsun ya da olmasın bir amaçları vardır. Ancak gerek geleneklerden ya da törelerden gerekse çevrenin kendilerinden zayıf gördüklerini koruma çabası yüzünden insanlar bu amaçlarını unuturlar veya hiç bulamazlar. Herkesin içinde güçlü bir yan vardır. Bu güçlü yan kimi zaman sevgidir kimi zaman cesaret kimi zaman içe dönüklük kimi zamansa avazın çıktığı kadar bağırmaktır. Tıpkı filmdeki Heyhey’in taş yemesinden dolayı işe yaramaz olarak algılanması ve daha sonra bu alışkanlığı sayesinde kalbi kurtarması gibi. Güçlü yanları ortaya çıkarmak için iki önemli nokta kendine ‘ben kimim sorusu’ ve ‘cesaret’.  Eğer iç sesini dinlemeye başlarsa insan kendini bulma yolculuğu başlar. Filmde de söylendiği gibi “nerede olduğunu bilirsen, nereye gideceğini de bulursun.” Moana ile Maui’nin konuşmasında Moana Maui’ye “seni sen yapan tanrılar değil sensin” diyor. Yaşanılan toplumlar insanlara ne olduklarını aşılamaktadırlar. Belirli kurallar bir zamanlar konmuş ve o kurallara o çizgilere göre yaşaman gerekir. Seni sen yapan o kurallarmış gibi gösterilir. Halbuki insanı insan yapan beyni, kalbi ve vicdanıdır gerisi sistemin birer çarkı… Ancak kendi öz benliğini daha lüks yaşama adına kaybetmiş olan insan yüzünden Dünya günden güne yok olmakta. Sadece beslenmek için öldürülen ve öldürüldüğü için özür dilenip ona layık olmak adına vicdanlı biri olmaya çalışan insan yerine daha şık görünmek için hayvanların derisini yüzen, güzel görünmek için yapılan makyajları onları üstünde deneyen insanlara dönüşüldü. Diğer herkesten zenginmiş gibi görünmek adına beton yığınlarına para yatıran bu yüzdende binlerce hayvanı evsiz bırakan nesiller oluştu. Filmde Maui insanlara iyilik olsun ve yaratıcı gücü vermek adına Tefiti’nin kalbini çalmıştı, gerçek hayatta ise insanlar o kalbe tek başına sahip olmaya çalışıyor. Aslında kurtulmak, Dünya’yı kurtarmak çok kolay bir yoldan geçiyor; insanın iç sesini dinleyip öz benliği ile barışması. Dünya’da kendinden başka canlılar olduğunu unutmaması ve sadece kendi güzelliğine değil de doğanın da güzelliğine inanması ve koruması. Kim bilir belki o zaman Tefiti’nin kalbi gerçekten de yerine konulur ve Teka’dan sonsuza kadar kurtulur insanlık.

 

“Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı” Çocuk Filmi mi Yoksa Yetişkin Filmi mi?

Yapımcılığını Minyonlar filminin yapımcısının üstlendiği “Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı” ; evcil hayvanlar sahipleri evde yokken ne yaptıkları ve onların yaptıkları ancak biz insanların anlamadıkları hareketleri neden yaptıklarını konu alan bir animasyon filmi.

2016 yılında vizyona giren film hedef kitlesi çocuklar gibi görünse de aslında alt metninde çocuklar için olumsuz etki oluşturabilecek ögeler içeriyor. Özellikle Buz Devri serisinden sonra yetişkinlerin de animasyon filmine ilgi duyması, yapımcıların hedef kitlesini biraz değiştirmeye yönelmesine neden oldu. Ne var ki hem çocuk hem yetişkinlere yönelik film yapma fikri kulağa hoş gelse de çocukların gelişimlerini olumsuz etkileyebileceği konusu biraz gözardı ediliyor.

Minyon filminin yapımcıları ilk “Çılgın Hırsız (Despicable Me) ” filmleriyle tanınmaya başladı ve büyük ölçüde de hayran kitlesi kazandı hem yetişkinler hem de çocuklar tarafından. Ancak Çılgın Hırsız serisi ardından filmin yan karakterlerinin tek başına anlatıldığı Minyonlar filmi ve akabinde çekilen Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı filmleri gerek şiddet içeren aksiyon sahneleri gerekse gizliden gizliye verilen sahiplenilmek mesajlarıyla çocuklara yönelik bir film olmaktan çıkıyor.

Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı filmi yaklaşık yirmi beş dakikası boyunca evde ailelerini bekleyen ev hayvanlarının yalnızken ne yaptığını anlatıyor. Daha sonra filmin ana karakterini oluşturan Max ve Duke kardeşlerin başları belaya girdiğinde bol aksiyon sahnelerinin olduğu bir film izleyenleri bekliyor. Evden atılan kediler tarafından saldırıya uğrayan Max ve Duke tasmalarını kaybettiği için sokak hayvanlarını toplayıp barınağa götürülen ekibe yakalanıyorlar. O arabanın içinde bir başka sokağa atılmış bir köpek bulunuyor ve o köpeğin arkadaşları onu kurtarmaya çalışıyor. Max ve Duke o arabadan kurtulmak için kendilerinin de birer sokak köpeği oldukları yalanını söylüyor ve inandırmak için -film içinde çok kullanılan- sahiplerini nasıl “hakladıklarını” anlatıyorlar. Bu iki köpeğin yalanına inana tavşan ve arkadaşları onları çetelerine kabul ediyorlar ve bir tören düzenliyorlar. Kabul töreninde Max ve Duke’ e sahiplerini nasıl “hakladıklarını” ayrıntılarıyla anlatmaları bekleniyor. Ne kadar vahşi o kadar iyi…

Filmde evlerine geri dönen evcil hayvanlar huzurlu, sakin ve güvenilir bir yaşama geri dönüş yaparlar. Aile kavramından ziyade eğer bir sahibin varsa güvendesin söylemini görülmektedir. Film boyunca kötü olan tavşan bir kız çocuğunun onu sahiplenmesinin ardından sevimli bir evcil hayvana dönüşüyor.

Tavşanın çetesinin adının da Devrim olması ve kendilerinden olmayanlara -evcil hayvan ve insan- kötü davranması yapımcıların diğer filmlerinde de oldukça baskın olan kapitalist sisteme övgülerinin devamı niteliğindedir. Ayrıca biraz daha ileri gidip sokak hayvanları, evcil hayvanlar, insanlar olarak ayrım yaparak ırkçılığa, tavşan ve çetesinin evcil hayvanlara ve insanlara kötü davranmasıda faşizanlığa da bir anlamda destek verdiğini göstermektedir.  Ayrıca filmde bol bol intikam yemini de edilmektedir.

Peki bu film hiç mi olumlu bir şey söylemiyor? Elbette ki olumlu söylemlere sahip;

  • İnsanların sıkılınca ya da işleri bitince hayvanları terk ettikleri ve bunun hayvanları üzdüğünü, onların da duyguları olan birer canlı olduğunun unutulmaması gerektiği,
  • Evcil hayvanlar arkadaşlarını kurtarmak için bir araya gelip farklı yetkinliklerini kullanmarı ve başarılı olmaları ‘ birlikten kuvvet doğar , herkesin kendine has bir yeteneği mutlaka vardır’ söylemini oluşturması
  • Fiziksel değil zihinsel gücün yani aklın önemi daha fazladır,
  • Herkes en az bir şansı hak eder.

Sonuç olarak hedef kitlesi ve konusu bakımında çocuk filmi olarak yola çıkılan film çocuklardan ziyade yetişkinleri hedef almış.